Cumartesi, Ocak 23

hadi ben gittim.şuraya

Çarşamba, Ocak 20


Hrant Dink'in öldürüldüğü caddeye adı verildi. peki ne hissetmemiz gerekiyor!? yoksa oturup bununla yetinmemiz mi gerekiyor. "İşte Hrant'ın hakkettiği değer" dememiz mi ya da!? 19 Ocak'ta ne olmuştu?

Cumartesi, Ocak 9

sıkı can iyiymiş, çabuk çıkmazmış.puf.

merdivenlerde otururken bugün, önümden, koşarak istiklal'e ulaşmaya çalışan insanların neşesine, heyecanına tanık oldum. düşündüm acaba nereye gidiyorlar. peşlerine takılasım geldi, sonra 'eve dön' dedim. eve yürürken baktım, heryerde binlerce insan var.
tahmini rakamlara göre, tüm bu insanlardan %20'si benim gibi pek bi sıkılıyor olsalar, %40'ı "burdan kalksak da hürriyet'in cumartesi ekindeki "şişhane'nin en iyi on mekanı listesi"ndeki mekanlardan birine gitsek" diyo olsalar, geriye %40 gibi çok ciddi bir rakam kalır ki, tüm o insanların %40'ı çok fazla insan etmektedir ve içinde bulunduğu mekandan ve dönen muhabbetten ve çevresindeki yüzlerce insandan memnun demektir ve eğlenmektedir. peki bu işin sırrını bana açıklayacak bir insan çıkar mı aralarından, masalarına gidip, "merhaba dostum, ben epey sıkılmaktayım, hiç eğlenemiyorum, ne zaman eğlenmek için dışarı çıksam, suratım aşağı düşük eve dönüyorum ve inanır mısın bazı geceler flaş tv açık uyuyakalıyorum" desem, bana üzülüp, yaşam pınarlarının bir haritalarını çizerler mi?
ah sizi ne çok kıskanıyorum bir bilseniz..

Cumartesi, Ocak 2

"sahip olduğun odandaki kitaplık"



evi süpürdükten, yerleri vilaladıktan en fazla iki gün sonra tekrar odama ayakkabıyla girerim ben, beyaz halımın üstüne de basarım, gelecek hafta temizlerim derim bir ay temizlemem mesela. masanın üstünde atmadan beklettiğim kağıtları bir çırpıda atarım hep ve kutularda bir zamanlar saklamak için biriktirdiğim çoğu şeyi de. dvd almam ama download ederken hep izlerim ve bazıları hariç gerisini silerim, eskiden kutularında sakladığım ayakkabıları da bir gün sıkılır oraya buraya dağıtırım, kıyafetlerimi de. oysa babam sahip olduğum şeylerin değerini bilmem gerektiğini söyler bana hep ve odamı her zaman toplu ve temiz tutmam gerektiğini. ama ailenin söylediği herşeyi yapamayız nasılsa.
tez yazan herkes bilir, "aileden öğütler" bir tez konusu olarak çok geniş bir başlıktır ve daraltılması gerekir, bu yüzden baba öğütlerimi "sahip olduğun odandaki kitaplık" başlığı altında daraltıp çok sıkı bir tez yazabilirim ben de ve baba öğütlerini bir şekilde dinlemiş sayılırım. beni burada merak etmeyin. odamın bir kısmına çok iyi bakıyor ve sahip olduğum kitaplığın değerini iyi biliyorum.
bunu yazmaya beni iten yusuf atılgan'ı da bir kez daha anıyorum..sayıyorum..seviyorum..

Pazartesi, Aralık 28

In HBO We Trust



HBO.nun, en azından benim için, yeni dizisi.. BORED TO DEATH. sadece ismi bile sizi izlemek için ikna etmediyse eğer, jim jarmusch'un bisikletiyle başımızı döndürdüğü o tek bir sahne için bile izlenir!!

Cumartesi, Aralık 26

let it go

yağmur yağıyorsa, hastaysan ve dışarı çıkmazken güzel müzik dinlemek gibisi yok, yok.

Perşembe, Aralık 24

pff



tipografiden de grafikten de hiç anlamam, karşıdan helvetica gelse tanımam, dibime sokulup 'eylem' derse 'aa helvetica kusura bakma çıkartamadım' derim, 'güzel poster' desem kesin bi arkadaşım çıkar 'off saçmalama' der, dudak büker..

Pazar, Aralık 13

Pandora'nın Kutusu açılmış


üstüne söylenecek hiçbir şey kalmamış.

Cuma, Aralık 11

yine yeni yeniden

10 ağustos'ta yazmıştı Ersin Tokgöz. "Tam da şimdi... Ya DTP kapatılırsa?" diye..
parti kapatmanın çözüm olmadığını %46lık oy oranı ile tek başına iktidara gelen AKP'nin, Anayasa Mahkemesi'ne ve hepimize çoktan göstermiş olması gerekmez miydi!? bastırılmış bütün duyguların nasıl patladığını ve hem kendine hem başkasına nasıl zarar verdiğini insanlar özel yaşantılarından bilmezler mi!?
peki şimdi bu kapatma terörle mücadele yolunda atılmış bir adım mıdır, yoksa bu savaşın sürmesi için bilinçli alınmış bir karar mıdır!? evet iki seçenek var; ya aptallık derecesinde safız ya da o kadar kötüyüz ki..

Cumartesi, Aralık 5

absurd in the highest degree

kitap okurken sevdiğimiz bölümlerin alıntılarını çok severek aldığımız o çok güzel defterlere yazmak mı yoksa sırf bunun için bir blog sayfası alıp oraya yazmak mı daha 'şey'!?

Cuma, Aralık 4

"scuzzy depression"


Reach out and touch me
I'm right here*
And I don't want to find anymore
I really wanna be your friend forever
Friend until the end of the
Oh!

arka fonunda hep bu* çalsın inşallah..

Salı, Aralık 1

handsome used

yaklaşık altı aydır uzatmalı bir ilişki yaşadığım telefonumdaki tek albüm olan real ghosts ile yolları bugün ayırdım. bundan böyle "hey tanrım, bana üç tane, üç te yetmez, beş tane, beş te yetmez yedi tane, ver ver ver ver, ver allah'ım ver".

nasılsın iyi misin

gökova'da sinekler bacaklarımı boydan boya soktular, bütün yol boyunca giydiğim dar pantolonun diz kapaklarımda uyguladığı basıncın yanında, devamlı bacaklarımı kaşımak için 'hah işte şimdi uyumak için rahat bir pozisyon aldım' dediğim her an, bir o yana bir bu yana dönerek iki büklüm kaldım. sonuçta bacaklarımı kaşırken zevkten bir türlü zirveye ulaşamadığım gibi yol boyunca da uyuyamadım. çaprazımdaki teyzenin bundaki katkısını da unutmamak gerekir tabi. arkamda uyuyan 30lu yaşlarındaki oğlunun bacağı rahat edemiyor diye her seferinde beni dürterek uyandıran teyzeye ilk başlarda çok nazikce cevaplar vererek ve her seferinde koltuğumu biraz daha dikleştirerek tahammül sınırlarıma doğru ilerledikten sonra 5. uyarılışımdan sonra 'ehhhh teyzeysen teyzeliğini bil be kadın, ayrıca oğlunun dili yok mu allasen' diyerek -keşke bunları bir kere de dışımdan söylesem- çıkıştıktan sonra teyzenin suratındaki korkmuş ifadenin yarattığı mutluluk duygusuyla önüme döndüm, tam o sırada aklıma gelen 'trilaylayli' şarkısını mırıldanırken uyumuşum.
çıkarılan ders:
gökova'da olmanın verdiği mutlulukla çorabınızın üzerine konan sivri sineklere bile sevgi göstermeyin, bütün bir gecenizi ve hatta gününüzü mahvediyorlar.
otobüs yolculuklarında dar paça pantolon giymeyin.
yaşlı bi teyze ne de olsa deyip 'peki teyzecim' demeyin, yüz buldukça astarını istiyorlar.
varan'da ya da ulusoy'da bilet bulamayınca 'kamil koç ile gideyim' demeyin, şehirlerarası dolmuş gibi her otogarda yarım saat mola veriyorlar bi de üstüne üstlük Alibeyköy 'de sizi bırakıyorlar. onun yerine evinizde oturun, uykusuz uykusuz işe gitmemiş de olursunuz.

ayrıca nakaratı 'trilaylayli' olan bu anlamsız şarkının bir de şarkı sözü yazarı var
'yerinden yurdundan olursan ister misin
aşkında çalarsam oynarsan sen bizdensin' !?!!!?!

Perşembe, Kasım 26

orhan pamuk neden mimar olmadı?

"...O zaman, yirmi beş yıldır çok kez duyduğum ve kendime de zaman zaman sorduğum soruya gelelim: Neden mimar olmadım? Cevap: Çünkü, hayallerimi dökeceğim kağıtların boş olduğuna inanıyordum. Ancak yirmi beş yılllık yazarlıktan sonra o kağıtların hiç de boş olmadığını anladım.
Şimdi çok iyi biliyorum ki masama oturduğumda, gelenek, kurallara ve tarihe boyun eğmeyi kesinlikle reddedenlerle, tesadüf, düzensizlik karanlık, korku ve kirden doğanlar, geçmiş ve onun hayaletleri ve bürokrasi ile dilimizin unutmak istedikleri, korku ve korkudan doğan hayallerle oturuyorum. Tüm bunları sayfalara aktarmak için hikayeler yazdım ve geçmişten, batılıların ve modern cumhuriyetin unutmak istediklerinden izler taşıdım ama bu, gelecekle hayal gücünü kucakladı. O yaşta, aynısını mimarlıkta da yapabileceğimi düşünseydim mimar olabilirdim.
Ancak o günlerde yükten, pislikten ve hayaletin sürdüğü alaca karanlıktan kaçmak isteyen azimli bir modernisttim, dahası, iyimser bir batıcıydım ve herşeyin plana uygun gideceğinden emindim. Yaşadığım şehirde karmaşık topluluk ve tarihleri ile hiçbir kurala uymayan insanlar ise benim hayallerimde figürleştirmediklerim: Onları, hayallerimin gerçek olmasına engel olarak gördüm. Bir seferde anladım ki, bu sokaklara istediğim binaların yapılmasına asla izin vermezlerdi. Ancak, kendimi evime kapatıp onlar hakkında yazmama itiraz edemezlerdi..."

Çarşamba, Kasım 25

"“Bölünme” korkusu yaşayan bir toplumun yöneticileri, sınır ötesi bir düşman için kullanacakları propagandist dili, zaman için barışıp anlaşarak birlikte yaşamaya devam etmeyi umdukları “yurttaşları” için kullanırlar mı? Kullanırlarsa ne olur? İşte, resimde görülen şey olur. En son İzmir’de olan, ama son zamanlarda her gün, her yerde tekrarlanan nefret ve düşmanlık gösterilerinden biri. İzmir ahalisinin bir kısmı, AKP ve “İslâmcı Türkiye” korkularıyla milliyetçilik kampına koşmuştu. Ardından Kürt sorunu ön plana çıkınca, seçtiği kampın dili ve mantığıyla bununla da mücadele ediyor. Ama Kürt göçü burada yoğun olduğu için (geldiklerine kızıp niçin geldiklerini merak etmemek gibi bir “ilerici” ve “çağdaş” tavırla) başka yerlerden önce İzmir’de “Kürt kadınını gündeliğe çağırmayın”, “Kürt manavdan alışveriş etmeyin” kampanyaları başlamıştı...
...Bu durumu genelleştirmek ve bütün toplumun böyle duyup böyle düşündüğünü söylemek doğru değil. Ama devletin insanların beyninin içine nüfuz etmesini kolaylaştıran iki temel kurum var: birincisi eğitim aygıtı, ikincisi de medya. Bunların ikisi de özellikle 12 Eylül’den bu yana uhdelerine tevdi edilen yüce “millî görev”i olduğu gibi kabul ettiler ve canla başla yerine getirmekteler.
Sonuçlar da ortada. Bu olayların aktörleri eğitimsiz “cahil” yığınlar değil. Böyle olmak üzere eğitilenler."

Cumartesi, Kasım 21

Pazartesi, Kasım 16

tilki

karar verdim.

Perşembe, Kasım 12

oyalanıyorum

neler neler yaptım...

Lorem ipsum dolor sit amet, consectetur adipiscing elit. Phasellus rutrum nunc vitae mi accumsan pretium. Pellentesque hendrerit metus et magna pulvinar id tincidunt est dignissim. Sed aliquet, mauris non iaculis vestibulum, sapien felis blandit purus, posuere adipiscing nulla lacus vel arcu. Donec gravida risus non mauris sagittis tincidunt. Nullam consectetur orci id mi vulputate sed feugiat nisl sollicitudin. Duis tincidunt eros in velit dignissim ullamcorper. Integer suscipit malesuada felis, et congue risus imperdiet interdum. Donec bibendum purus id lorem rutrum sit amet consectetur nisl commodo. Quisque ut mi urna, quis semper eros. Integer tempor felis at nulla faucibus mattis. Ut eros nunc, consequat non elementum et, luctus sit amet massa. Sed massa nisl, tempus vel dictum quis, egestas non mi.
artık bir karar vermem lazım.

Cuma, Kasım 6

Özgür Sevgi Göral

..önce dedikodulardan sonra da bizzat rektör yardımcısı Mehmet Ahlatçıoğlu’nun ağzından Sky Türk’te yaptığım açıklamalardan ötürü atamamın yapılmayacağını öğrendim. Neydi o açıklamalar? Kürt sorunun birtakım ‘dış mihrakların’ kışkırtmalarıyla yaratılmış, yapay bir sorun değil belli toplumsal nedenlere dayanan gerçek bir sorun olduğunu söyledim. Uğur Kaymaz’ın da bu memleketin ‘muteber’ vatandaşlarıyla eşit vatandaşlık haklarına sahip olduğunu, onun 12 yaşındaki bedenindeki 13 kurşunun hepimizin sorunu olduğunu söyledim. Program şimdi olsaydı buna Lice’de hayatını kaybeden Ceylan Önkol’u da eklerdim, onun o gözlerini kocaman açmış fotoğrafını görünce içimin nasıl burkulduğunu, böyle örnekler yaşanırken kendi yaşadığım sorunu anlatmaktan bile utandığımı söylerdim...bunun üzerine yapmamı pek de beklemedikleri bir şey yaptım, tuttum YTÜ’ye karşı dava açtım, hakkımı aramaya kalktım. Bizim gibi ‘genç akademisyen adaylarının’ hak hukuk mücadelesine girmesini pek beklemiyorlar. Nasıl olsa biz bu işe ihtiyacımız olduğu için, çok fazla afişe olmamak için, çok fazla afişe olursak başka yerlerde iş bulamayacağımız için, bize çok büyük haksızlıklar yapsalar da, sözleşmemizi yenilemeseler de, atamamızı yapmasalar da susarız diye düşünüyorlar. Bir adaletsizlik ve haksızlık çemberinin biz gençler için sonuna kadar döneceğine, güçlerinin buna yeteceğine inanıyorlar, malum güçleri neye yeterse, kural bu

Perşembe, Ekim 15

15 ekim//26

tüm 26'lara geliyor.. tüm yıl boyunca..

Salı, Eylül 29

i hate floydster, i'm jackist

***spoiler***
ben de emmy ödülleriyle birlikte 30ROCK.a sardım, jack'in hastası, kenneth'in sıkı takipçisi ve liz'in duygudaşıyım. fakat dün izlediğim birinci sezonun 19.bölümünde kendine sevgili yapan liz'in mor tiril tiril elbisesi ve suratındaki sırıtışıyla birlikte binaya girmesi herkeste olduğu gibi bende de bir irkilmeye sebep oldu ve o anda Frank duygularıma tercüman oldu.




mutlu olmanı ve herkesi sevmeni istemiyorum liz, sen uyuz olmaya ve evde boğularak ölmeye mahkumsun ve ben seni hep böyle görmek istiyorum.

Perşembe, Eylül 24

özlemişim



yaşayan en beyaz çocuk ile ilişkimiz son Kurallar yüzünden bozulmuştu, eski sevgilime geri dönüyorum, o okyanusa beni de götür.

Cumartesi, Eylül 19

şener şen


*duygu'dan

ne zaman yüzüne baksam çenem titremeye başlıyor.
saatler sonra uykuya daldığımda yatağımın yanına gelip "her şey geçti" demesini isterdim.benim süper kahramanım Şener Şen'dir.

Çarşamba, Eylül 16

acımasız gerçekler

Mavi Jeans-Burası İstanbul reklamları.. ne zaman bu reklamı izlesem, en sonda sesini duyduğumuz amcanın tepkisini veriyorum -ne demek burası İstanbul?. gerçekten ne zaman burası istanbul oldu ve tam olarak neresi İstanbul... slogan, aklıma this is england filmini getiriyor; smiths, beatles, brit pop, .. ve ingiliz aksanlı güzel çocukların diyarı ingiltere'de tüm o güzel çocukların kilo alıp saçlarını kazıttıkları gözümüze sokuluyor ve filmin (anti) kahramanları "Who am I to say? Am I just a hypocrite, Another piece of your bullshit, Am I the dog that bit, The hand of the man that feeds it? DO THE DOG" diye bağırıyor.. film ingiltere imgesinin sadece o'ndan değil daha çok bundan(DO THE DOG) ibaret olduğunu söylerken mavi jeans ise gerçekte var olmayan bir imge üzerinden reklam yapıyor. facebook current town.larında istanbul yazan kimsenin bu reklama kanmayacağını umarak hedef kitlenin istanbul dışı olduğunu düşünüyorum //televizyonda gördüğünüz her şeye inanmayın!// fakat yine de bu şehir sınırları içinde yaşayıp yine de Burası İstanbul diyebilecek birisi varsa kendilerinden en uzak yere saklanmak istiyorum.

Pazar, Eylül 13

ramazan reklamları

-yoksa siz bayramda sevgilinizle, kocanızla, sizi bekleyen yaşlı insanlardan uzak bir tatil mi yapmak istiyorsunuz... VİCDANSIZLAAAR...
tadındaki sloganlarıyla, vicdanımızı sorgulayan ramazan reklamlarının yasaklanmasını talep ediyorum.

Cumartesi, Eylül 12

80 sonrası girdiği Metris Cezaevi'nde işkence sırasında dinletilen 'Türkiyem'i bir daha duymamaya yemin etmişti. Cem Yılmaz fazlasını da yaptı: Haklarını satın aldı, kimseye söyletmiyor...

bas bas paraları



izmir'i severim, çocukluğumun en eğlenceli günlerini kuzenimle izmir'de geçirmişimdir ama izmir halkını (ki her zaman istisnalar vardır) sevmem, cumhuriyet yürüyüşleri, atatürk rozetli sarı permalı saçlarıyla izmir kadınları 'cumhuriyetin bekçileri' olarak hep miğdemi bulandırmışlardır..
bir başka neden için ise bakınız... bununla da övünecek misiniz!?

Çarşamba, Eylül 9

allahın takdiri!!!

"Bu bir ekolojik kıyamettir." demiş Topbaş.
ee madem kıyamet, elimizden hiçbir şey gelmiyor öyle mi!?

come back honest James.i lost control and i lost my tongue

eylül 2009.playlist
.Thurston Moore-Honest James
.Kings of Convenience-Mrs.Cold

Pazar, Eylül 6

benden bu kadar

“Olabilecek en kötü şey katmanlılık -örgütlülük, anlam verilmişlik, tabileştirilmişlik- halinin sürmesi değildir; olabilecek en kötü şey, katmanları üzerimize hiç olmadıkları kadar ağır bir biçimde düşmelerine yol açacak, çılgınca, intihara varan bir çöküşe sürüklemenizdir. Yapılması gereken şey şudur: Bir katmana yerleşin, sunduğu fırsatları deneyin, üzerinde avantajlı bir yer bulun, potansiyel yersiz yurtsuzlaşma hamleleri, olası kaçış hatları bulun, bunları deneyimleyin, orada burada akış bağlantıları yaratın, yoğunluk dizilerini parça parça deneyin, her zaman küçük bir miktar arazi sahibi olun.” (Deleuze ve Guattari, 1987)

Salı, Eylül 1

Pazartesi, Ağustos 31

and the rest lives in my memory

geldim

15 günden sonra ilk defa dün gece yatağımda uyudum, istediğim bir şey değil yanlış anlaşılmasın, çeşme'deki kanepeyi değil ama londra'daki ranzayı tercih ederdim. yine de çantamın içine dolan kumları pencereden boşaltamıyorum. tez ve iş arama stresi dolu günler beni bekliyor ve çarşafsız yatağımdan kalkmıyorum. yasemin'in sınavının bitmesini ve dışarı çıkmayı bekliyorum, her ne kadar beni bekleyen bir park olmasa da önümde yürünmeyi bekleyen bir istiklal ve !umarım! bir istikbal duruyor.

Perşembe, Ağustos 13

my life

feysbuk arkadaşlarımla paylaştım, sizinle de paylaşayım dedim

Using only songs from ONE ARTIST, cleverly answer these questions. "My Life According to (ARTIST NAME)

Pick Your Artist:
David Bowie
Are you male or female?
I am Ramona A Stone
Describe yourself:
It’s Hard To Be Saint
How do you feel?
Under Pressure
Describe where you currently live?
Me, I got no home
If you could go anywhere, where would you go?
Station to Station
Your favorite form of transportation:
I'm looking for a vehicle, I'm looking for a ride
Your best friend is:
The Man Who Sold The World
What is the weather like?
Sell me a coat
Favorite time of day:
After Today
If your life was a T.V. show, what would it be called:
Rock’n Roll Suicide
What is life to you?:
What’s Really Happening?
Your relationships:
I Would Be Your Slave
Your fear:
Now it's time to face the lie
What is the best advice you have to give?
Take your protein pills and put your helmet on
If you could change your name, you would change it to?
Weird and Gilly
Thought for the day:
But the film is a saddening bore
How I would like to die?
We Are The Dead
My soul's present condition:
Anxiety descending
My motto:
John, I’m only dancing

korkularımı depreştirdiği için ve

ve biraz korkmak gerektiği için>>
"Diyebilirsiniz ki, zaten açılım maçılım hep bu acayiplikleri aşmak için değil mi?
Tamam, doğru da... Bu geri vites bu kadar işlevselken, mehter yürüyüşü mantığı genlerimizde hâlâ bu kadar baskınken, ister misiniz bir anda o el işaret etsin, Anayasa Mahkemesi’nin aklına DTP’yi kapatmak düşsün, dosyalar raftan indirilsin ve... Her şey tuz buz?
HAFIZA: 93’teki 33 asker katliamının çözüme en çok yaklaşılan dönemde her şeyi nasıl ters yüz ettiğini anımsayın ve olmaz olmaz demeyin. Olur."

cildi çok hassas, 60 faktör güneş kremi lütfen!

gündemi uzun zamandır bilerek ve isteyerek takip etmiyordum taa ki bu sabah (şu anda saatin 5i olduğu için aslında dün sabah) kahvaltı için gittiğim fıccın'da (mis gibi reklam kokuyor), en sevdiğim garsonun, tırnaklarımdaki beyaz oranından olsa gerek, gündem eksikliği çektiğimi farkedip, bulabildiği bütün gazeteleri önüme yığdığı ana kadar. en son cem garipoğlu için tiyatrocular tarafından başlatılan reklam yok yok imza kampanyasında kalmıştım ama aradan geçen bir ay zarfında Erdoğan konuşmuş, vekiller ağlamış, damlaya damlaya göl olmuş, kürt açılımı bir hayli derinlere açılmış.
eskiden olsa daha da derinlere derdim, gençlik başımda duman derdim,
ama şimdi kürt açılımının ayağına her an kramp girebilir diye evhamlı anneler gibi endişeli gözlerle izliyorum.
mutlu başlayan bu açılımın sonunun, sahile vurmuş bir kapanım olmasından korkuyorum. ama en çok da erdoğan'dan ve gözlerinde yaş damlatabildikleri için bazılarının bu adamları insan yerine koymalarından korkuyorum.

ve de Ersin Tokgöz'ün dediği gibi: "Tamam... Kart-kurt-Kürt saçmalığından bu günlere gelmek ‘bir şey’ ama sadece “1 şey...’ Yakın tarih bize diyor ki ‘Derinlere bak ve umut etme.’ Maazallah, ölçüsüz umut aynı zamanda ölçüsüz küskünlük ve hayal kırıklığıdır ki..."

Çarşamba, Ağustos 12

der himmel uber mich

tünelde jeton satan yaşlı amca dedi ki, hayatında gördüğü en güzel kızmışım. ben de seni seviyorum

Salı, Ağustos 11

it calls me on and on

biraz önce, ayşegül'ün odasında across the universe dinlerken, çok eskiden hissettiğim birşeyi tekrar hissettim. hayat garip.

Pazar, Ağustos 9

geldim

evet bu gerçek, insan bir kere durunca tekrar harekete geçmesi hiç de kolay olmuyor, bloga yazı yazma örneği üzerinden inceleyecek olursak, bundan bir ay öncesine kadar ortalama 4 günde bir yazı yazan ben, falcımın da söylediği gibi son birbuçuk aydır ağır depresyonda olduğum için klavye oynatıp şuraya iki şey yazmadım, yazmadıkça yazmadım ..vs.
işten çıkarılmam, tez yazmak zorunda olmam ve bu yüzden bütün gün evde oturup bilgisayar ekranına uzun süre bakmanın saat 00.00 sularında neden olduğu baş dönmesi ve miğde bulantısı.. gibi can sıkıcı haberleri size hiç anlatmayacağım.
sadece bir aydır süren durgunluğumun önüne geçmek için yazıyorum ve Levent yüksel dinliyorum, çünkü yeniden başla, ümitle aşkla, lalaalalala

Çarşamba, Temmuz 22

blok-insan vol.1//polis ofis, derin ofis-polis ilişkisi

ofisimizde otocad çizimlerinde kullanılacak bir dolu blok bulunmakta. blok-insanlar, blok-araçlar, blok-ağaçlar...
geçen gün, blok-insan çizimini açtığımda ofisimizin emektar bloklarına binlerce arkadaş geldiğini farkettim. ilerleyen zamanlarda sizinle tanıştırmak için yanıp tutuştuğum bu arkadaşların yanında ise ilk başta blok-insanlarımızın güvenliği için konulduğunu düşündüğüm polis bloklarına rastladım. gözüm arkada kalmadan ofisten çıkacak olmanın ve blok-insanların başına birşey gelmeyeceğine inanmanın iç huzuruyla tam çizimi kapatmak üzereyken, polis blokların yıllardır tanıdığım, en sevdiğim bloğumu copladıklarını gördüm.
artık bu ofiste bağlasalar durmam!


respectfully yours

Salı, Temmuz 21

/this site is under hard construction/

bu kadar zamandır ne mi yapıyorum!?
bilgisayar ekranına konan böcekleri faremin okuyla öldürüyorum.

Perşembe, Temmuz 2

gerçek hayatta uygulamayınız!


kabalcı'nın herşey bir milyon köşesinden almış bu kitabı nüvit, yapılacaklar listesine ekledim: kabalcı'ya git!!
şayet benden önce giderseniz, ya da bir yerlerde görürseniz hem benim hem de kendiniz için alınız, okuyunuz, okutunuz. tekdüze yaşantınıza bir heyecan sıkıcı gecelerinize bir eğlence..

"aşık olmamaya dikkat edin:
Doktorlar ve ilim adamları aşık olmanın insan bünyesini alt üst ettiğini söylüyorlar. Aşık olan kadının hormon salgıları artıyor, karaciğeri, böbrekleri daha hızlı çalışıyor. Kan dolaşımı hızlanıyor. Bütün bunlar düşünce sistemini etkiliyor. İşte bu durumdaki bir kadın, kendini tedavi ettirme yolları arayacağına, gidip aşık olduğu kişiyle evleniyor. Aşk bittiğinde ise, seçimini ne kadar yanlış yaptığını anlayıveriyor."

Cuma, Haziran 26

arabesk


girme ömrüme girme gönlüme ne dertliymiş bu diyeceksen

his sparkling glove and white socks/black shoes

Pazartesi, Haziran 22

charlie bana değil yan odadakilere anlat bunları


buradan yetkililere sesleniyorum biri yan komşularımızı durdursun, bundan sonra olacaklar kontrolüm dışında gelişebilir, hem gecenin bu saatinde patates kızartması ileride görülebilecek kalp sorunlarına neden olabilir, ve de biraz sonra salonumun penceresinden mutfaklarına dalmama ve korkudan kalp krizi geçirmelerine..
yukarıdaki imajların ne olduğunu merak edenlere ise.. bgn pasaportumu almak için gittiğim emniyet müdürlüğünün koridorunda asılı duran bu çerçevenin fotoğrafını çekmeden duramadım. binanın cephesine asılmış motorlu robocop polisten gözümü kaçırarak karşıdan karşıya geçtikten ve girişteki maket polis yüzünden ufak çaplı bir panik atak geçirdikten sonra birinci katta charlie brown ve snoopy beni karşıladı, korkulacak bir şey yok demek istiyorlardı sanırım ama ben cevapları doğru sorulara bile beş dakika duraklamalı şüphe uyandıran cevaplar verdim. her ne kadar o bankoların ardında sanki içimizden biri gibi duruyor olsalar da, gözlerimi kırpıp açtığımda ellerinde coplarla bana bakıyorlardı, sonra yine para kazanmaya çalışan memurlar, sonra yine...buyrun parmak izinizi alalım. almasak!?

charlie ve snoopy şöyle demişler:
"..güçlü görünmek için öfkeye ihtiyacın varsa
demek ki hiç bir şey anlamadın"
Kimse o valiye “Türk’e yakışan nedir ki, kot pantolon ve top sakal Türk milleti adına ayıp oluyor?” demedi. Türk’e yakışan kıldan tüyden işlerde şahinleşip içerikle ilgilenmemek miydi yoksa? Kılık kıyafet yönergesine uyup hiçbir şey üretmeyen memur hali Türk milleti adına ayıp değil miydi? Vali bununla ilgilenir miydi? Konu dışı.
Peki ya bir posteri olmak ya da olmamak derecesinde rejim sorunuyla ilişkilendiren sivil dernekler? Özgürlükçü takım? Bu tavırlarıyla göstergesine secde ettikleri ideolojinin koyduğu hedefin içeriğinin neresindeydiler? Yoksa içerikle uğraşmak bizi aşar mıydı?
Evet... Maalesef bu sefer de aştı.
Çünkü umut başka bir şey gerçek başka... O mühendisin elleri önünde bağlı mahcup halini gördünüz mü? Ya valinin makamından aldığı güçle büründüğü ezici buyurganlığını? Ya da salondaki onca insanın valinin yakışıksız tutumu karşısında tek ses etmemesini?
İşte umudun önünü tıkayan gerçek bu. Bizim gerçeğimiz.

Perşembe, Haziran 18

metro kalıcı mutsuzluğa yol açar!

uzunca bir süredir kullanmadığım taksim-levent metro hattını kullanmam gerekti bugün, artık alışık olduğumuz fotoğraf göstermece yürüyen merdiven üstünde sergilemecelerden nadide bir parça duvarlara asılmış, can sıkacak insan arıyordu. muhtemelen kurtuluş savaşı sırasında ölen insanlar, yaralananlar, savaş esnasında ellerinde silahlarıyla poz vermiş askerler... işten yorgun argın çıkmış, metro kullanmak zorunda kalan insanın mutsuzluğuna bir parça da bizden diyen sanat aşığı belediye dört tarafımızı mutsuzlukla kuşatıyor. unutmamanın, unutturmamanın yolu her gün gözümüze sokulan bu fotoğraflardan geçmiyor ne yazık ki, ama bu fotoğraflar benim, hepimizin sinir sistemimizden geçiyor. son zamanlarda çıkan dehşet haberlerinin nedenini psikologlarla konuşarak bulmaya çalışan neler oluyor bize, yine neler oluyor tadındaki köşe yazıları, sabah programları, akşam haberleri bu sorunun cevabını fazla uzakta aramasınlar, çok uzun yıllardır farklı şekillerde olsalar da cevap hep burnumuzun dibinde.

Cuma, Haziran 12

in memory of old days

yıllar önce kareli bir defterin sayfasına yazıp vermişti birisi, çok değil 1 ay sonra yırttığım mektupların içinde bu şiir de vardı, öfkem geçip acım azalınca aradım, bulamadım. sonra bugün gelen kutumda bana geri döndü..

bırakıp gidersen beni deli olurum
dama çıkar kurşun sıkarım yoldan geçenlere,
bırakıp gidersen beni jimi hendrix'in plağını pikaba koyar
hep aynı parçayı çalarım ölünceye kadar
bırakıp gidersen beni on kasa viski getirtip kafayı çeker
evin girişine dikilir nara atarım
bırakıp gidersen beni tutar çocukluğunda oynadığın bebeği
kılım kıpırdamadan elektrik süpürgesinin kordonuyla boğarım
bırakıp gidersen beni abdal olur da
bozkırda kral lear gibi durmadan konuşurum
bırakıp gidersen beni analar kurumu'na haber gönderir
tez elden kısırlaştırılmak isterim
bırakıp gidersen beni buzluğu en soğuğa ayarlayıp içine
girer uzanır uyku bastırsın diye beklerim
bırakıp gidersen beni rehberde adı olan herkese telefon
eder her seferinde deli gibi gülmeye başlarım
bırakıp gidersen beni bütün giysilerini dolaptan alır
odanın ortasında ateşe veririm
bırakıp gidersen beni şişedeki yoğun nişadır eriğini
bir dikişte içer bitiririm
bırakıp gidersen beni aynanın önüne geçer
usturayla suratımı paramparça ederim
bırakıp gidersen beni oturup gözlerimi duvara diker
öylece beklerim geri dönmeni


Peter Poulsen//Bırakıp Gidersen Beni

Cumartesi, Haziran 6

my new motto: b.j.

sıkıcı bir cuma akşamı sonunda eve dönerken bazı arkadaşları mahallenin merdivenlerinde otururken bulabilirsin, eve girmek istemediğin için herkesi fındıklı'da çay (sadece çay) içmeye gaza getirebilirsin, o sırada ışıklarda ayakkabı değiştiren arkadaşın bir anda yokolabilir. masum başlayan çay içme etkinliği bir anda bungee jumping vinçi başında şu muhabbetlerin yaşanmasına kadar gidebilir: "eylem hadi birlikte atlayalım" o zamana kadar çay içerken uzaktan bile atlayışlarını izleyememiş sen bir anda gaza gelirsin "tamam bea atlayalım", sıra size gelir, tartılırsınız, herşey tamamdır en son kayıt formu imzalanacaktır:"blablablaa müessemiz sorumlu değildir!!!" kalp atışları hızlanır, bir anda karşına çıkan eski lise arkadaşı eylem saçmalama napıyosun diye önüne atlar, yeni tanıştığın insanlar atla atla diye bağırmaya başlar, kayıtları yapan adam geriye doğru sayar 3 2 1. arkadaşın tek başına vinçin tepesine çıkar sen onu videoya çekersin. gece bitmiştir eve gitmeden önce eski lise arkadaşının yanına uğrarsın, yakında beş senedir gitmediği muğla'ya gideceğini bir takım ailevi meseleleri çözmesi gerektiğini söyler, tıpkı senin yapacağın gibi...
sabah uyandığımda rüya mıydı acaba düşünmeden edemedim, biraz bilinçaltı kokusu aldım, biraz pişmandım ama yatakta yaşanan pişmanlığı iyiye çevirmenin tek yolunun gerçek hayatta bunları yapmam olduğunu farkettim. ayrıca 4 saat süren yatak sefasının artık sonlanması gerektiğinin de.

Pazartesi, Haziran 1

ebru


"A pure Istanbul stray Ebru was "adopted" as a puppy by the Marmara Hotel in Taxim, the square that many consider Istanbul centre. For over a decade, Ebru has been a fixture of this emblematic location. This kind and affectionate dog has been greeting and extending her paw to countless personalities visiting our beloved city. Ambassadors, Heads of State, businessmen, tourists from every corner of the world, Ebru was always there, standing or lying right by the Hotel Concierge, a symbol of hope kindness and tollerance in a city that in recent times seems to have forgotten the meaning of those abstract concepts.
Ebru has been featured in some of the worlds most prestigious publications, Time Magazine, Newsweek, Paris Match, even Wallpaper, the monthly design publication, put this amazing animal on its cover.
Ebru's life just took a dramatic turn on Friday night. Ebru, the wonderfully kind old dog was brutally attacked by one or more individuals who, presumabily trying to emulate their favourite footballers, proceeded to merciless kick her in the stomac one, two, three, multiple times. The attack was savage and of a brutality typical of animal abusers. Worst of all, it happened in the centre of Istanbul busiest square, and in plain view of tens, possibly hundreds of people who did nothing to stop the merciless thugs.
Ebru stood there, looking into the eyes of evil. They kicked her with their full strenght time after time. She suffered as they walked again, leaving her bloodied and paralized on the Taxim pavement. Never Ebru felt more alone that last friday night.
A bloodied and inert Ebru was rushed to one of Istanbul best veterinary clinic where an emergency operation had to be performed.
Multiple fractures in the toracic box, perforated lungs, a fractured diaphragm. Ebru's intestines were pushed up by the force of the blows and reached the heart area. The skilled veterinary surgeon had to re-compose Ebru internally, much like a puzzle."

ama kurtarılamadı.

bu haberi yayınlıyorum ama inan kötü bir niyetim yok belki senin de biraz miğden bulanır diye ve çokça rahatsız olursun diye.

şaşır bak şaşı


gümüşsuyuna taşındığımızdan beri balkonumuzdaki yerini kimseye kaptırmayan şaşı kedi, görüp görebileceğiniz en kool yaratıktır. bi günden bi güne yemek için bana sırnaşmamış, sevmeye çalıştığım zamanlarda suratındaki marur ifadeyle benden kaçmıştır. önüne her yemek koyduğumda ben gidene kadar yemeğin yanına yaklaşmamış, gidiyormuş gibi yapıp onu yakaladığım zamanlarda muhtemelen bana ama şaşı olduğu için tam kestiremediğim duvar bazen gökyüzü gibi yerlere bakıyormuş gibi yaparak yemekten uzaklaşmıştır. sabahları işe giderken suratındaki anlamsız ifade ve şaşı gözleriyle beni güldürebilen bu yaratığa daha önce hiç bir kediye beslemediğim hisler besliyorum, ona sorsanız aksini iddia edecek olsa da biliyorum o da beni seviyor.

Salı, Mayıs 26

alkış değil hormonlu domates


haneler adlı yeni bir program başlamış, olacak o kadar larla büyümüş kulağı geçemeyen boynuzcuklar vasatın altında esprilerle hazırlanan skeçlerle beni hiç güldürmüyorlar. programın internet sitesinde bu haftaki programla ilgili şu cümle yazıyor: "Bu hakem çok konuşulur. Haneler, top hakem skeçi ile gündemdeki tartışmaya son noktayı koyuyor." evet hala gay kelimesi yerine top kelimesi kullanılabiliyor bu belki beni ve seni rahatsız ediyor ama reytingleri etmiyor, 'top' esprilerine hala gülünüyor, skeçteki 'top' hakem beğendiği futbolcuları kayırıyor, kart göstermiyor, rüşvet yiyor, hakem arkadaşlarına edepsiz espriler yapıyor, onun yanında erkek, mert ve dürüst hakemimiz ise kimseyi kayırmıyor, oyunu kurallarına göre oynuyor. sonuçta skeç gerçekten tartışmaya son noktayı koyuyor. tıpkı ahmet çakar'ın programına çıkardığı yüzünü mozaiklediği hakeme 'allah kimsenin başına vermesin dediği' gibi bu durum ancak kötü skeçlerde, reytingleri yükseltmek için kullanılabilecek bir konu olmanın ötesine geçemiyor.

Pazartesi, Mayıs 25

bir soru soracaktım!?

fifty people one question farklı şehirlerde elli kişiye tek bir soru soruyor. uzmanlık gerektirmeyen, genel kültürünüzü ölçen sorular değiller, evet çok kolaylar ama aslında en zorları. gün içinde belki de aklımızdan bi çok kere geçirdiğimiz ve gerçekleşmeyeceğini düşünüp cevaplamaya korktuğumuz sorular ve cevapları ve benim aklıma takılan şey günlük rutinlerinin arasında bir anda böyle bir soruyla uyandırılmış insanların günün geri kalanında ne hissettikleri ve en kıskandıklarım sahip olduğu, içinde bulunduğu herşeyden mutlu olanları ve en sevdiğim hepsinin bir arada olması. şimdi sıra sende;

günün sonunda ne olmasını isterdin?
yarın nerede uyanmak isterdin?

Fifty People, One Question: New Orleans from Fifty People, One Question on Vimeo.



Fifty People, One Question: Brooklyn from Fifty People, One Question on Vimeo.

Pazar, Mayıs 17

i love



serin akşamüstü yürüyüşlerini,
incecik hırkaları,
ıslak saç ferahlığını,
yatağın üstündeki dağınık pike görüntüsünü,
tiril tiril geceliği,
o gecelik ile rüzgar esen pencerenin önünde durmayı,
ve yalınayak yürümeyi..

Cumartesi, Mayıs 16

welcome back john// welcome back hot


sabah kan ter içinde uyandım, kabus dolu günler başladı desem olmayacak, çünkü bilen bilir, her mevsim kabus dolu yaşanır bizim evde, karasal iklim hakimdir, yazlar sıcak ve kurak; kışlar soğuk ve yağışlıdır, istanbul'da artık bahar yaşanmadığını (zorlarsak en fazla bir hafta) düşünürsek ve soğuğu sıcağa tercih eden bir insan olarak ben, yaklaşmakta olan bunaltıcı sıcaklardan korkuyorum..
sabah kan ter içinde uyandım, evin pisliği içinde huzurlu bir cumartesi geçirilemeyeceğini farkedip, ağzından girip burnundan çıkarak ayşegül'ü temizlik yapmaya ikna ettim, temizlik yaptıktan sonra ayşegül pizza ben ise iki haftadır hayallerimi süsleyen bigmac'i de mideye indirdik, çok doğru bir karar olduğunu bgn bir daha farkettiğim salonun yeni lokasyonunda, ben mutfak penceresi ile ceryan yapan salon penceresinin önünde rüzgar eserken otururken, john, red hot chili peppers'ı terk etmekteydi, hepsini birlikte ve john frusciante'yi ayrı da çok sevdiğimi ve hala sevmekte olduğumu bir kez daha hatırladım;

These letters shelter me now
I wonder how.
...with all respect.

Çarşamba, Mayıs 13

holiday mode button//don't push

iki haftadır alaçatı b... projesinin paftaları için doğru deniz rengini, pattern'ını bulmaya çalışıyorum; eflatun mu, mavi mi, beyaz dalgalı mı.. topos dergilerini karıştırıp, sahile uygulanabilecek modül eleman örnekleri bakıyorum.. beş dakika önce alaçatı denizinde sörf yaparken, bir anda kendimi restoran'da içki içerken buluyorum, akşama doğru da konser dinlemek için sahne önüne geçiyorum..
artık su içtiğim bardaktan, pencereyi açtığımda içeri giren kokudan, herşeyden deniz kokusu almaya başladım.. kullandığım kremi, güneş kremi ile değiştirdim..
tehlikenin farkında mısınız!?

Pazartesi, Mayıs 4

yok artık





dün bi arkadaşım gönderdi bu haberi, yeniçağ adlı haber sitesi genç siviller hakkında bloglara layık bir haber yapmış, genç siviller oldukları bile bilinmeyen, eylem yapan tüm gençlere genç siviller diyen haber, ellerindeki ithal çekiçten, polarize çerçevesiz gözlüğe (ne demekse) kadar bütün aksesuar ve kıyafetlerin fiyatlarını araştırmış, üzerlerine de bir o kadar kendileri koyup müthiş bir habercilik örneği hazırlamış;

Fiyat araştırdık
İŞÇİ çocuğu olmadıkları en küçük aksesuarlarından bile açıkça belli olan saldırganların giysileri için küçük bir fiyat araştırması yaptık. Sonuç, tümünün de üzerlerinde adeta küçük birer servet taşıdığını kanıtladı.

boninin sakalları çok mutsuz



bu gece hiç tanımadığım bir erkeğin gömleğini kokladım, merhaba demedim, sana da benzemiyordu..

Cuma, Mayıs 1

kalbini sev.kırmızı salla

eskiden günlerin getirdiği baskı, zulüm ve kanmış, bugün ise helikopter sesleri.. diğer tüm seslerin duyulmasını engelleyen helikopterler evin üstünden her geçtiğinde aklıma bloc party-helicopter geliyor:are you hoping for a miracle?
ve en çok da kadıköy'deki 'bayram havası' na alerjim olduğunu farkediyorum.

Çarşamba, Nisan 29

i miss you so daa

geçenlerde akşam yemeği için pek uygun olmayan bir saatte yediğim salatanın haddini aştım, alt tarafı salata n'olcak demeyin, evde dolanmadığım köşe bucak kalmadı, bir evin olmazsa olmazı nedir diye sorsalardı haykırış olur sesim soda yine soda derdi. kendi kendime ettiğim "bir daha bu kadar yemeyeceksin eylem, iradesiz misin sen" tembihlerimden ve hakaretlerimden sonra bir şekilde uyuyakaldım ve ertesi gün için kendime meyve salatası yaptım, o gün gerçekten az yedim ta ki bu akşama kadar.. ilk önce dışarıda yenmiş bir tabak makarnadan sonra eve gelen ev arkadaşının gecenin 12sinde yaptığı makarnadan iki tabak daha yemek suretiyle çok yakın bir zaman içinde obeziteyi zorlayacağım sanırım.
yazımı, teslimine 6 gün kalan tezimin sonuç bölümünün son paragrafından bir cümle ile bitirmek istiyorum:
"..“Bundan tamamen eminiz” demek Wittgenstein’ın da belirttiği gibi her bir kişinin bundan kesinlikle emin olduğu anlamına gelmemektedir, sadece bilim ve eğitimle birbirine bağlanmış bir topluluğa ait olduğumuz anlamına gelmektedir. McLuhan günümüzün en önemli işaretinin empoze edilmiş modellere karşı duyulan tepki olduğunu vurgularken tam da Wittgenstein’ın bahsettiği bilim ve eğitim modellerini yani önceden yapılanmış formel sistemleri işaret etmektedir..."

Perşembe, Nisan 23

those were the belated warhol days my friend



haftanın birincisi eray bir kişiyi elemek için görüşme odasına girer, 'gerekçeli kararlarıyla' rakiplerini elemeye çalışan eray, koruma altında olduğundan dolayı hiçbirini eleyemez ve önünde çok güzel bir gelecek olduğunu düşündüğü için ve daha fazla bbg evinde kalmasının kendisine sadece zaman kaybettireceğine inandığı için of deli gönül tarık'ı eler:
-Tarık şöhret oldun
-öyle mi oldum, çok güzel yaa
-popüler bir insansın ne hissediyorsun?
-yani bundan daha güzel birşey olamaz herhalde, çok küçük bir arkadaş grubum vardı şimdi ise çok büyük bir arkadaş grubunun içine gireceğim ve çok sevinçliyim..

Türkiye'nin ilk realiti şov ünlüsü Tarık'ı hatırladım bugün, oturdum youtube'dan izledim hatta.. o kadar inanıyor ki söylediklerine üzüldüm, sonra bunu yazmaya karar verdim, hey bak bgn seni andım.

Çarşamba, Nisan 22

....kollarını açarak onu (yani, “Darbe”yi) kucaklayacak olanlar, “böyle işleri” yakıştıramadığımız bu “kodamanlık” mertebesini dolduran kişiler olacaktı. 12 Eylül’de beş generalin önünden el sıkarak, tebrik sunarak geçen ve dizilen yüksek mahkeme üyeleri ya da kutlama telgrafları çeken üniversite rektörleri gibi...Ve zaten facia da burada. Bu zihniyet, bu “seçkin”lerde, memleketin bu “güzide sima”larında cisimleşiyor, somutlaşıyor. Sorun bu."

"Bir toplumun “Batılılaşma” ideolojisi o toplumun “Batı düşmanlığı” ideolojisine dönüşmüş, bu garip eksen değişimiyle birlikte, el attığı her alanda çelişik, mantıkdışı, giderek akıldışı pozisyonlar almak zorunda kalıyor. Psikoloji alanında “şizoid-paranoyak” diye tanımlanan, alt üst olmuş bir zihnî dünyanın bütün belirtilerini sergiliyor. Bunlar yeterince kötü, ama bir de bombalar, komplolar, cinayetler, kemikler vb. korkunçluklardan oluşan bir ağırlık var orta yerde. Eriştiğimiz şu saatte bunların “yalan, iftira, düzmece” vb. olduğunu söylemek, cephelerden birinin biraz da zorunlu “savunma hattı”."

"Ünlü Marksist filozof Althusser epistemoloji sorunlarını incelemiş ve nesnenin tarihi ile nesnenin bilgisinin tarihinin özdeş olamayacağını söylemişti. Yani bir yanda nesne ve onun kendi tarihi var, öbür yanda insanlığın bilgilenme tarihi içinde o nesne hakkında ürettiği bilgi. Ve bunlar özdeş değil....Bizdeki, anlattığım durum, bunu doğruluyor. Ama buna bir de ekleme yapıyor. “İnsanlık” için durum öyle olabilir ama Türklük için o iki “moment” arasında bir de Genelkurmay’ın “uygun gördüğü” bilgi yer alıyor."

Pazar, Nisan 12

all about a week


tags:
yulaflı&yabanmersinli muffin
tall latte
tez makaleleri
festival biletleri

Cumartesi, Nisan 4

no mor erörs,


bir web sitesi hakkında tez yazmanın en güzel yanı her yerde elinizin altında bulunmasıdır, en kötü yanı ise bağlantının devamlı kesilmesi, enformel bilgi paylaşım platformu örneği olarak arkitera'da haftasonları sitenin bağlantı sorunlarına karşın bir kişinin devamlı siteyi takip etmesi gerektiğini biliyorum. bugün ve ben tezimi yazana kadar bu görevlinin uyumamasını, görevini ciddiye almasını talep ediyorum.

Salı, Mart 31

too hot to fuck



dışarıdaki güneş bütün vücut sıvılarının buharlaşmasına neden olmakta, ve de gördüğüm yakışıklı..

Pazartesi, Mart 30

people on streets - ee da de da de da de da

içerde brokolim pişedursun, bulabildiğim şu kısacık aralıkta, ki bütün arkadaşlarım dışarlarda sürterken ve ben eve gelmişken ve tezimin başına oturacakken, bişiler yazayım dedim.
bu haftasonunu evde oturup tez yazmaya ayırmıştım, ve kesinlikle dışarı çıkmayacaktım ama cumartesi günü masa başı ve ara verdiğim zamanlarda yatağıma giderek sex and the city izleme rutinim saat 8'e doğru beni bir hayli boğduğu için gecenin 12sinde kendimi dışarı attım, çıktım dansettim eğlendim, pazar sabahı ülkenin birçoğu gibi sandığa gidip oyumu kullanmadım çünkü neden olduğunu anlamadığım bir şekilde ikemetgahım gümüşsuyuna bağlıyken haydarpaşa lisesinde oy kullanmamı söyledi ysk. ki zaten oyum hiç bir şeyi değiştirmeyecekti, bugün bunu bir kez daha anladım,
ofise gittiğimde tabiki herkes seçimi konuşuyordu ve patronum ileride, genel seçimlerde olabilecek muhtemel durumlardan ne kadar korktuğundan bahsediyordu, chp-mhp koalisyonu, bunu önlemek içn akp'ye bile oy verebileceğini söyledi, yürekten katıldım, pazar günü kahvede otururken bi arkadaşım geldi, ömründe tkp'ye oy vermemiş olmasın diye tkp'ye vermişti oyunu, beyoğlu içinse bağımsız feminist adaya, benim çevremdeki insanlar için ya olabilecek durumlara karşı bir önlem almaktan ibaretti seçim ya da bunu bir oyuna çevirmek, temsil edilemediğimiz bir mecliste, barajdır vesaire, yapılabilecek daha iyi bir şey görünmüyor, sabah haberleri okurken kendi adayımın(oy vermeye gitmediğim adayımın) yüzdesine baktım, %5'i bile geçememişti, en azından pazar sabahı güzel bir kahvaltı yapıp iki üç arkadaşımı gördüğüm için yaptığım seçimin doğru olduğuna bir kez daha inandım.
geçen çarşamba akşamı 13 sayfa olan tezim ise pazar akşamı itibariyle 25 sayfayı ve biraz daha fazlasını gördü, gaza geldim ve bol bol david bowie dinledim.

Pazar, Mart 22

such a cood mornin'


-i'm always home. i'm uncool.
-me, too!

Pazartesi, Mart 16

casiotone for only me and you and..

ben güneşi görmüyorum

radikal'in anasayfasında en popüler 10 haber arasında şu haber başlığını gördüm:
Sırrı Sakık güneşi gördü Mahsun Kırmızıgül'e kızdı.
sadece başlığı okuduğumda, TRT 6(Şeş) hakkında yapılan yorumlardan bi farkı olmadığını düşündüm. bazı şeylerin, uygulamaların altında yatan nedenlerin ötesinde iyi taraflarının yok sayılmasının ne kadar yanlış olduğunu, bazı şeylerin konuşulabilir olmasının yine de iyi bir şey olarak görülmesi gerektiğini düşünüyorum(dünüşünüyordum). TRT6, AKP'nin doğu illerinden oy alabilmesi için atılmış bir adımdı evet, kürtlere verilmiş bir sus payıydı, ama yine de yıllarca konuşumadıkları anadilini devletin kanalında duymaları umut vericiydi, böyle düşündüm ya da sanırım sadece böyle düşünmek istedim. kendi anadillerinin ötesinde, gerçek ama en gerçek sorunlara yer vermeyeceğini biliyordum, kürtlerin büyük bir kısmının pkk sempatizanı olmasının nedenleri samimi bir şekilde araştırılamayacağını mesela, biliyordum, bekleyip görmek gerekiyor belki de ama ben istemesem de pesimist olan o taraftanım. çünkü, aynı otoritenin, soyadı Türk, anadili kürtçe olan dtp genel başkanının anadilindeki konuşmasını canlı yayında kesmesi, ajda pekkan'ın kürtçe şarkı söyleyince, ayrımcılığın yapılmadığını gösterircesine ya da sadece göstermek için gözümüze sokulan haberlerin ertesi günü daha önce kürtçe şarkılar çaldığından dolayı mimli radyocunun aynı şarkıyı çalması yüzünden hakkında dava açılması,.. yüzünden. bir kanal ya da üniversitelerde kürt dili üzerine bölümler açarak yıllarca susarak yapılan suç ortaklığının unutulmaması gerekiyor... yukarıda bahsettiğim haberin son paragrafı, zamanında Ahmet Kaya'ya yapılan eleştirilere hak vermiş mahsun'un samimiyeti hakkında kuşku duymama neden oluyor, zamanında ben programımda kürtçe şarkı söyletmem diyerek yanlış hatırlamıyorsam Rojin adlı şarkıcıyı programına çıkartmayan Beyaz, cuma günkü programında filme methiyeler düzerken, kendini nasıl hissediyor, Mahsun'u kendine neden yakın hissediyor, hangimiz gerçekten samimiyiz hangimiz rant peşindeyiz, inanmak istediğimiz şeylerin, gerçeklerin önüne geçmesine izin vermemek gerekiyor ve de Yıldırım Türker'in şu yazısının hep aklımızın bir ucunda olması gerekiyor:
"Theodor W. Adorno, Yahudi soykırımının gelişini adım adım izlemişti. ‘İnsan Auschwitz’den sonra yaşayabilir mi?’, dünyayı açıklama yolunda en önemsediği soru olarak kaldı. Toplama kamplarında yaşananlardan sonra hayatın ‘normal’e dönüşü, kültürün yeniden inşası ona inanılmaz geliyordu. Tiedemann, Adorno’nun olağanüstü yazarlık yeteneğinin,
o dönemi anlatmaya gelince bir işe yaramadığını, Adorno’nun utancının, Auschwitz konusunda şık metinler yazmaya engel olduğunu söylüyor. Bu konuda tekrarlarla üreyen sarsak bir retoriğin tuzağına düştüğünü işaret ediyor. 1950’lerde Adorno, Almanya’da insanlara toplama kamplarında olan biteni hatırlatmanın, geçmişin üstüne bir sünger çekilmesini engelleyici, bezdirici bir kin kışkırtıcılığı olarak görülmesini eleştiriyor. ‘Boş ve soğuk unutuş’tan dem vurarak geçmişin inkârının, kurbanların hatırlanma haklarını da gasp etmek anlamına geldiğini vurguluyor.
Daha sonra Alman ve bütün Batı kültürünün önde gelen ‘leitmotif’lerinden birine dönüşüp budalaca içi boşaltılarak hazır drama kalıbına dönüştürülen soykırım hikâyelerinin bezdirdiği insanlar olarak Adorno’nun o dönem seslendirmiş olduğu itirazı anlamamız belki çok zor olacak."

Pazar, Mart 8

salivary

-Now it is waiting and nobody cares. And when you're wait is over this room will still exist and it will continue to hold shoes and dress and boxes and maybe someday another waiting person. And maybe not. The room doesn't care either.
-What was once before you - an exciting, mysterious future - is now behind you. Lived; understood; disappointing. You realize you are not special. You have struggled into existence, and are now slipping silently out of it. This is everyone's experience. Every single one. The specifics hardly matter. Everyone's everyone. So you are Adele, Hazel, Claire, Olive. You are Ellen. All her meager sadnesses are yours; all her loneliness; the gray, straw-like hair; her red raw hands. It's yours. It is time for you to understand this.
-Walk.
-As the people who adore you stop adoring you; as they die; as they move on; as you shed them; as you shed your beauty; your youth; as the world forgets you; as you recognize your transience; as you begin to lose your characteristics one by one; as you learn there is no-one watching you, and there never was, you think only about driving - not coming from any place; not arriving any place. Just driving, counting off time. Now you are here, at 7:43. Now you are here, at 7:44. Now you are...
-Gone.

invantaire



bu fotoğraftan yarım saat sonra farkettim, masanın üstüne koyunca, ayaklarım gün geçtikçe büyüyo,

Cumartesi, Mart 7

ağ toplumunun yükselişi


bu şahaane kitabı inanılmaz başarılı bir çeviriyle türkçeye kazandırdıkları için, bilgi üniversitesi'ne şükranlarımı sunuyorum, ayrıca bu koskocaman kitabı kuştepe'den taksim'e kadar taşıyan şebnem'e de..

Cuma, Mart 6

tezteztezzetezzeteztezeetztzzteettzteet



evet tez yazıyorum, eve geldikten sonraki bir iki saatimi yeme-içme, elimde kumandayla şu diziden bu habere gitme gibi rutinlerle geçirdikten sonra dakikalarca ekrana boş boş bakıp, dakikalarca bir kaç kaynak okuduktan sonra yarım sayfayı geçmeyen ama resimlerle tam sayfa eder bir paragraf daha yazıyorum, sıkılıyorum,.. ama yine de bahar geliyor, pencereyi açabiliyorum, yaz gelince de balkona taşınmayı planlıyorum, geleceğe dair tek planım..

Pazartesi, Mart 2

youre just too fool to be true

"40 metrelik nasreddin hoca heykeli yaptıracaktık mimarlar odası karşı çıktı, hepsi ideolojik" diyor melih gökçek, 13 katlık heykelin mimarlar odasından geçmemesinin tek nedeni ideolojik kendisine göre, bununla ilgili de projeleri var tabi ki, başbakanla konuşup mimarlar odasında köklü değişiklikler yapmak istediğinden bahsediyor, suratındaki o sırıtışıyla açık açık söylüyor, ekranın yanında ankara'nın geleceğinin modeli dönüyor, kubbeli toplu konutlar geçiyor, şehrin ortasından dereler akıyor, asma bahçelerinin arkasından gökdelenler gözüküyor, seçim vaatleri arasındaki disneyland'da mickey mouse bize el sallıyor, tam kabus mu derken gerçek hayata dönüyorum, programın telefon anketinin sonuçları geliyor, %70 oyla melih gökçek, bu seçimlerde de ankara'nın belediye başkanı oluyor,

Pazartesi, Şubat 23

faaak of




icon, bizim gibi, tasarımdan anlamayan zavallılara veda etmiş, hem de aynen bu üslupla. bir bir sıralamış nedenlerini, kötü ebeveynin, oğlunun şiddeti, geçimsizliği üzerine söylediği şu sözlerden farksız bütün söyledikleri, "ona sahip olabileceği herşeyi verdik, araba istedi aldık, ev istedi aldık, bir dediğini iki etmedik".. anlamaya çalışmadan, kendi doğrularıyla, kendi ikonlarıyla, bizim için çizdikleri yoldan yürümedik galiba, doktor, avukat ya da mimar değil de çöpçü olmayı tercih ettik...