Perşembe, Temmuz 2

gerçek hayatta uygulamayınız!


kabalcı'nın herşey bir milyon köşesinden almış bu kitabı nüvit, yapılacaklar listesine ekledim: kabalcı'ya git!!
şayet benden önce giderseniz, ya da bir yerlerde görürseniz hem benim hem de kendiniz için alınız, okuyunuz, okutunuz. tekdüze yaşantınıza bir heyecan sıkıcı gecelerinize bir eğlence..

"aşık olmamaya dikkat edin:
Doktorlar ve ilim adamları aşık olmanın insan bünyesini alt üst ettiğini söylüyorlar. Aşık olan kadının hormon salgıları artıyor, karaciğeri, böbrekleri daha hızlı çalışıyor. Kan dolaşımı hızlanıyor. Bütün bunlar düşünce sistemini etkiliyor. İşte bu durumdaki bir kadın, kendini tedavi ettirme yolları arayacağına, gidip aşık olduğu kişiyle evleniyor. Aşk bittiğinde ise, seçimini ne kadar yanlış yaptığını anlayıveriyor."

Cuma, Haziran 26

arabesk


girme ömrüme girme gönlüme ne dertliymiş bu diyeceksen

his sparkling glove and white socks/black shoes

Perşembe, Haziran 25

"Derste öğretmeninin ‘Kitapları çıkarın” sözü üzerine Atatürk’ü göstererek ‘Bu kitap bu inek tarafından getirildi. Bu inek olmasaydı kitap olmazdı’ diyen 14 yaşında çocuğa Atatürk’e alenen hakaretten üç yıl hapis cezası gündemde.
Mahkeme, ilköğretim 8. sınıf öğrencisi hakkında Atatürk’e hakaret suçundan açılan davada “O daha çocuk. Sanığın sözünü şaka amaçlı söylediği ve hakaret kastıyla hareket etmediği vicdanî kanaatine ulaşılmıştır. Sanık henüz Atatürk’ü öğrenecek çağdadır. Çocuğun suç işlediğini kabul etmek Atatürk’ün hatırasına hakarettir” gerekçesiyle beraat kararı verdi. Ancak Yargıtay dinlemedi, ‘hakaret için genel kast yeter’ deyip kararı bozdu ve çocuğa üç yıla kadar hapis istedi."

Pazartesi, Haziran 22

charlie bana değil yan odadakilere anlat bunları


buradan yetkililere sesleniyorum biri yan komşularımızı durdursun, bundan sonra olacaklar kontrolüm dışında gelişebilir, hem gecenin bu saatinde patates kızartması ileride görülebilecek kalp sorunlarına neden olabilir, ve de biraz sonra salonumun penceresinden mutfaklarına dalmama ve korkudan kalp krizi geçirmelerine..
yukarıdaki imajların ne olduğunu merak edenlere ise.. bgn pasaportumu almak için gittiğim emniyet müdürlüğünün koridorunda asılı duran bu çerçevenin fotoğrafını çekmeden duramadım. binanın cephesine asılmış motorlu robocop polisten gözümü kaçırarak karşıdan karşıya geçtikten ve girişteki maket polis yüzünden ufak çaplı bir panik atak geçirdikten sonra birinci katta charlie brown ve snoopy beni karşıladı, korkulacak bir şey yok demek istiyorlardı sanırım ama ben cevapları doğru sorulara bile beş dakika duraklamalı şüphe uyandıran cevaplar verdim. her ne kadar o bankoların ardında sanki içimizden biri gibi duruyor olsalar da, gözlerimi kırpıp açtığımda ellerinde coplarla bana bakıyorlardı, sonra yine para kazanmaya çalışan memurlar, sonra yine...buyrun parmak izinizi alalım. almasak!?

charlie ve snoopy şöyle demişler:
"..güçlü görünmek için öfkeye ihtiyacın varsa
demek ki hiç bir şey anlamadın"
Kimse o valiye “Türk’e yakışan nedir ki, kot pantolon ve top sakal Türk milleti adına ayıp oluyor?” demedi. Türk’e yakışan kıldan tüyden işlerde şahinleşip içerikle ilgilenmemek miydi yoksa? Kılık kıyafet yönergesine uyup hiçbir şey üretmeyen memur hali Türk milleti adına ayıp değil miydi? Vali bununla ilgilenir miydi? Konu dışı.
Peki ya bir posteri olmak ya da olmamak derecesinde rejim sorunuyla ilişkilendiren sivil dernekler? Özgürlükçü takım? Bu tavırlarıyla göstergesine secde ettikleri ideolojinin koyduğu hedefin içeriğinin neresindeydiler? Yoksa içerikle uğraşmak bizi aşar mıydı?
Evet... Maalesef bu sefer de aştı.
Çünkü umut başka bir şey gerçek başka... O mühendisin elleri önünde bağlı mahcup halini gördünüz mü? Ya valinin makamından aldığı güçle büründüğü ezici buyurganlığını? Ya da salondaki onca insanın valinin yakışıksız tutumu karşısında tek ses etmemesini?
İşte umudun önünü tıkayan gerçek bu. Bizim gerçeğimiz.

Cuma, Haziran 19

sail away to spirit lake



spirit lake>>>

Perşembe, Haziran 18

metro kalıcı mutsuzluğa yol açar!

uzunca bir süredir kullanmadığım taksim-levent metro hattını kullanmam gerekti bugün, artık alışık olduğumuz fotoğraf göstermece yürüyen merdiven üstünde sergilemecelerden nadide bir parça duvarlara asılmış, can sıkacak insan arıyordu. muhtemelen kurtuluş savaşı sırasında ölen insanlar, yaralananlar, savaş esnasında ellerinde silahlarıyla poz vermiş askerler... işten yorgun argın çıkmış, metro kullanmak zorunda kalan insanın mutsuzluğuna bir parça da bizden diyen sanat aşığı belediye dört tarafımızı mutsuzlukla kuşatıyor. unutmamanın, unutturmamanın yolu her gün gözümüze sokulan bu fotoğraflardan geçmiyor ne yazık ki, ama bu fotoğraflar benim, hepimizin sinir sistemimizden geçiyor. son zamanlarda çıkan dehşet haberlerinin nedenini psikologlarla konuşarak bulmaya çalışan neler oluyor bize, yine neler oluyor tadındaki köşe yazıları, sabah programları, akşam haberleri bu sorunun cevabını fazla uzakta aramasınlar, çok uzun yıllardır farklı şekillerde olsalar da cevap hep burnumuzun dibinde.

Cuma, Haziran 12

in memory of old days

yıllar önce kareli bir defterin sayfasına yazıp vermişti birisi, çok değil 1 ay sonra yırttığım mektupların içinde bu şiir de vardı, öfkem geçip acım azalınca aradım, bulamadım. sonra bugün gelen kutumda bana geri döndü..

bırakıp gidersen beni deli olurum
dama çıkar kurşun sıkarım yoldan geçenlere,
bırakıp gidersen beni jimi hendrix'in plağını pikaba koyar
hep aynı parçayı çalarım ölünceye kadar
bırakıp gidersen beni on kasa viski getirtip kafayı çeker
evin girişine dikilir nara atarım
bırakıp gidersen beni tutar çocukluğunda oynadığın bebeği
kılım kıpırdamadan elektrik süpürgesinin kordonuyla boğarım
bırakıp gidersen beni abdal olur da
bozkırda kral lear gibi durmadan konuşurum
bırakıp gidersen beni analar kurumu'na haber gönderir
tez elden kısırlaştırılmak isterim
bırakıp gidersen beni buzluğu en soğuğa ayarlayıp içine
girer uzanır uyku bastırsın diye beklerim
bırakıp gidersen beni rehberde adı olan herkese telefon
eder her seferinde deli gibi gülmeye başlarım
bırakıp gidersen beni bütün giysilerini dolaptan alır
odanın ortasında ateşe veririm
bırakıp gidersen beni şişedeki yoğun nişadır eriğini
bir dikişte içer bitiririm
bırakıp gidersen beni aynanın önüne geçer
usturayla suratımı paramparça ederim
bırakıp gidersen beni oturup gözlerimi duvara diker
öylece beklerim geri dönmeni


Peter Poulsen//Bırakıp Gidersen Beni

Salı, Haziran 9

all that is solid melts into Venice

Cumartesi, Haziran 6

my new motto: b.j.

sıkıcı bir cuma akşamı sonunda eve dönerken bazı arkadaşları mahallenin merdivenlerinde otururken bulabilirsin, eve girmek istemediğin için herkesi fındıklı'da çay (sadece çay) içmeye gaza getirebilirsin, o sırada ışıklarda ayakkabı değiştiren arkadaşın bir anda yokolabilir. masum başlayan çay içme etkinliği bir anda bungee jumping vinçi başında şu muhabbetlerin yaşanmasına kadar gidebilir: "eylem hadi birlikte atlayalım" o zamana kadar çay içerken uzaktan bile atlayışlarını izleyememiş sen bir anda gaza gelirsin "tamam bea atlayalım", sıra size gelir, tartılırsınız, herşey tamamdır en son kayıt formu imzalanacaktır:"blablablaa müessemiz sorumlu değildir!!!" kalp atışları hızlanır, bir anda karşına çıkan eski lise arkadaşı eylem saçmalama napıyosun diye önüne atlar, yeni tanıştığın insanlar atla atla diye bağırmaya başlar, kayıtları yapan adam geriye doğru sayar 3 2 1. arkadaşın tek başına vinçin tepesine çıkar sen onu videoya çekersin. gece bitmiştir eve gitmeden önce eski lise arkadaşının yanına uğrarsın, yakında beş senedir gitmediği muğla'ya gideceğini bir takım ailevi meseleleri çözmesi gerektiğini söyler, tıpkı senin yapacağın gibi...
sabah uyandığımda rüya mıydı acaba düşünmeden edemedim, biraz bilinçaltı kokusu aldım, biraz pişmandım ama yatakta yaşanan pişmanlığı iyiye çevirmenin tek yolunun gerçek hayatta bunları yapmam olduğunu farkettim. ayrıca 4 saat süren yatak sefasının artık sonlanması gerektiğinin de.

Perşembe, Haziran 4

all my lovers are so far away

Pazartesi, Haziran 1

ebru


"A pure Istanbul stray Ebru was "adopted" as a puppy by the Marmara Hotel in Taxim, the square that many consider Istanbul centre. For over a decade, Ebru has been a fixture of this emblematic location. This kind and affectionate dog has been greeting and extending her paw to countless personalities visiting our beloved city. Ambassadors, Heads of State, businessmen, tourists from every corner of the world, Ebru was always there, standing or lying right by the Hotel Concierge, a symbol of hope kindness and tollerance in a city that in recent times seems to have forgotten the meaning of those abstract concepts.
Ebru has been featured in some of the worlds most prestigious publications, Time Magazine, Newsweek, Paris Match, even Wallpaper, the monthly design publication, put this amazing animal on its cover.
Ebru's life just took a dramatic turn on Friday night. Ebru, the wonderfully kind old dog was brutally attacked by one or more individuals who, presumabily trying to emulate their favourite footballers, proceeded to merciless kick her in the stomac one, two, three, multiple times. The attack was savage and of a brutality typical of animal abusers. Worst of all, it happened in the centre of Istanbul busiest square, and in plain view of tens, possibly hundreds of people who did nothing to stop the merciless thugs.
Ebru stood there, looking into the eyes of evil. They kicked her with their full strenght time after time. She suffered as they walked again, leaving her bloodied and paralized on the Taxim pavement. Never Ebru felt more alone that last friday night.
A bloodied and inert Ebru was rushed to one of Istanbul best veterinary clinic where an emergency operation had to be performed.
Multiple fractures in the toracic box, perforated lungs, a fractured diaphragm. Ebru's intestines were pushed up by the force of the blows and reached the heart area. The skilled veterinary surgeon had to re-compose Ebru internally, much like a puzzle."

ama kurtarılamadı.

bu haberi yayınlıyorum ama inan kötü bir niyetim yok belki senin de biraz miğden bulanır diye ve çokça rahatsız olursun diye.

şaşır bak şaşı


gümüşsuyuna taşındığımızdan beri balkonumuzdaki yerini kimseye kaptırmayan şaşı kedi, görüp görebileceğiniz en kool yaratıktır. bi günden bi güne yemek için bana sırnaşmamış, sevmeye çalıştığım zamanlarda suratındaki marur ifadeyle benden kaçmıştır. önüne her yemek koyduğumda ben gidene kadar yemeğin yanına yaklaşmamış, gidiyormuş gibi yapıp onu yakaladığım zamanlarda muhtemelen bana ama şaşı olduğu için tam kestiremediğim duvar bazen gökyüzü gibi yerlere bakıyormuş gibi yaparak yemekten uzaklaşmıştır. sabahları işe giderken suratındaki anlamsız ifade ve şaşı gözleriyle beni güldürebilen bu yaratığa daha önce hiç bir kediye beslemediğim hisler besliyorum, ona sorsanız aksini iddia edecek olsa da biliyorum o da beni seviyor.

Salı, Mayıs 26

alkış değil hormonlu domates


haneler adlı yeni bir program başlamış, olacak o kadar larla büyümüş kulağı geçemeyen boynuzcuklar vasatın altında esprilerle hazırlanan skeçlerle beni hiç güldürmüyorlar. programın internet sitesinde bu haftaki programla ilgili şu cümle yazıyor: "Bu hakem çok konuşulur. Haneler, top hakem skeçi ile gündemdeki tartışmaya son noktayı koyuyor." evet hala gay kelimesi yerine top kelimesi kullanılabiliyor bu belki beni ve seni rahatsız ediyor ama reytingleri etmiyor, 'top' esprilerine hala gülünüyor, skeçteki 'top' hakem beğendiği futbolcuları kayırıyor, kart göstermiyor, rüşvet yiyor, hakem arkadaşlarına edepsiz espriler yapıyor, onun yanında erkek, mert ve dürüst hakemimiz ise kimseyi kayırmıyor, oyunu kurallarına göre oynuyor. sonuçta skeç gerçekten tartışmaya son noktayı koyuyor. tıpkı ahmet çakar'ın programına çıkardığı yüzünü mozaiklediği hakeme 'allah kimsenin başına vermesin dediği' gibi bu durum ancak kötü skeçlerde, reytingleri yükseltmek için kullanılabilecek bir konu olmanın ötesine geçemiyor.

Pazartesi, Mayıs 25

bir soru soracaktım!?

fifty people one question farklı şehirlerde elli kişiye tek bir soru soruyor. uzmanlık gerektirmeyen, genel kültürünüzü ölçen sorular değiller, evet çok kolaylar ama aslında en zorları. gün içinde belki de aklımızdan bi çok kere geçirdiğimiz ve gerçekleşmeyeceğini düşünüp cevaplamaya korktuğumuz sorular ve cevapları ve benim aklıma takılan şey günlük rutinlerinin arasında bir anda böyle bir soruyla uyandırılmış insanların günün geri kalanında ne hissettikleri ve en kıskandıklarım sahip olduğu, içinde bulunduğu herşeyden mutlu olanları ve en sevdiğim hepsinin bir arada olması. şimdi sıra sende;

günün sonunda ne olmasını isterdin?
yarın nerede uyanmak isterdin?

Fifty People, One Question: New Orleans from Fifty People, One Question on Vimeo.



Fifty People, One Question: Brooklyn from Fifty People, One Question on Vimeo.

Salı, Mayıs 19

heey, can you? read?


Pazartesi, Mayıs 18

Cumhuriyetçi tiyatrocuların “Laiklik tehlikede sessiz kalmayın” temalı yürüyüşüne itirazımız var;

zeynep tanbay:
"...Keşke 18 marttaki yürüyüşe katılmayı düşünen sanatçı arkadaşlarım demokrasinin tüm kurumlarıyla ve gerçek anlamda işlediği bir ülkede yaşama özlemlerini dile getirmek için bir eylem yapsalardı. Eğer böyle olsaydı kesinlikle çok kalabalık olurduk. Bu ülkede sanatçıyım diyen insanların tüm kanıtlar ortadayken hâlâ Ergenekon’un bir aldatmacadan ibaret olduğunu düşünmeleri bana inanılmaz geliyor. Kendine sanatçıyım diyen ve sistemin ürettiği her türlü pisliğe karşı çıkması gereken insanların böyle bir yürüyüşe katılmalarını esefle karşılıyorum. Bu sanatçılar 18 mart yürüyüşü hakkında hazırladıkları ve bir internet sitesinde yayınlanan metinde, Atatürk için ulu önder ifadesini kullanıyorlar. Bence bu konuyu sosyologlarla görüşmek ve onlara sormak gerekiyor. Eğer 21. yüzyılda, sanat gibi yaratıcı bir işle uğraşan yetişkin insanların ‘ulu önder’ lafının altında birleşmesi normalse ben herkesten özür dileyeceğim."

Pazar, Mayıs 17

i love



serin akşamüstü yürüyüşlerini,
incecik hırkaları,
ıslak saç ferahlığını,
yatağın üstündeki dağınık pike görüntüsünü,
tiril tiril geceliği,
o gecelik ile rüzgar esen pencerenin önünde durmayı,
ve yalınayak yürümeyi..

Cumartesi, Mayıs 16

welcome back john// welcome back hot


sabah kan ter içinde uyandım, kabus dolu günler başladı desem olmayacak, çünkü bilen bilir, her mevsim kabus dolu yaşanır bizim evde, karasal iklim hakimdir, yazlar sıcak ve kurak; kışlar soğuk ve yağışlıdır, istanbul'da artık bahar yaşanmadığını (zorlarsak en fazla bir hafta) düşünürsek ve soğuğu sıcağa tercih eden bir insan olarak ben, yaklaşmakta olan bunaltıcı sıcaklardan korkuyorum..
sabah kan ter içinde uyandım, evin pisliği içinde huzurlu bir cumartesi geçirilemeyeceğini farkedip, ağzından girip burnundan çıkarak ayşegül'ü temizlik yapmaya ikna ettim, temizlik yaptıktan sonra ayşegül pizza ben ise iki haftadır hayallerimi süsleyen bigmac'i de mideye indirdik, çok doğru bir karar olduğunu bgn bir daha farkettiğim salonun yeni lokasyonunda, ben mutfak penceresi ile ceryan yapan salon penceresinin önünde rüzgar eserken otururken, john, red hot chili peppers'ı terk etmekteydi, hepsini birlikte ve john frusciante'yi ayrı da çok sevdiğimi ve hala sevmekte olduğumu bir kez daha hatırladım;

These letters shelter me now
I wonder how.
...with all respect.

Çarşamba, Mayıs 13

holiday mode button//don't push

iki haftadır alaçatı b... projesinin paftaları için doğru deniz rengini, pattern'ını bulmaya çalışıyorum; eflatun mu, mavi mi, beyaz dalgalı mı.. topos dergilerini karıştırıp, sahile uygulanabilecek modül eleman örnekleri bakıyorum.. beş dakika önce alaçatı denizinde sörf yaparken, bir anda kendimi restoran'da içki içerken buluyorum, akşama doğru da konser dinlemek için sahne önüne geçiyorum..
artık su içtiğim bardaktan, pencereyi açtığımda içeri giren kokudan, herşeyden deniz kokusu almaya başladım.. kullandığım kremi, güneş kremi ile değiştirdim..
tehlikenin farkında mısınız!?

Pazartesi, Mayıs 11

yay! hareketi



sansüresansür.org

Koruculuk sistemi, bu toplumun vicdan kütüğünde ağır bir çentik olarak kalacaktır. İnsanları böyle bir ahlâki sınava tabi tutmanın ne mene korkunç bir zulüm olduğunu herkes bilir. Bir yeriyle bilir. Mümessil seçilmiştir. Çavuş olmuştur. Kardeşini ihbar etmeye zorlanmıştır. Muhbir vatandaşlık, itirafçı kahramanlık, kardeş katilliği devlet eliyle teşvik edildiğinde; ihanet meşrulaştığında, insan coğrafyası bir daha uzun süre temizlenmeyesiye kirlenir. İnsanları birbirine kırdırarak terbiye etmenin vahşi üslubuyla kazanılan zafer üstüne hayat kurulamaz.

Pazartesi, Mayıs 4

yok artık





dün bi arkadaşım gönderdi bu haberi, yeniçağ adlı haber sitesi genç siviller hakkında bloglara layık bir haber yapmış, genç siviller oldukları bile bilinmeyen, eylem yapan tüm gençlere genç siviller diyen haber, ellerindeki ithal çekiçten, polarize çerçevesiz gözlüğe (ne demekse) kadar bütün aksesuar ve kıyafetlerin fiyatlarını araştırmış, üzerlerine de bir o kadar kendileri koyup müthiş bir habercilik örneği hazırlamış;

Fiyat araştırdık
İŞÇİ çocuğu olmadıkları en küçük aksesuarlarından bile açıkça belli olan saldırganların giysileri için küçük bir fiyat araştırması yaptık. Sonuç, tümünün de üzerlerinde adeta küçük birer servet taşıdığını kanıtladı.

boninin sakalları çok mutsuz

video

bu gece hiç tanımadığım bir erkeğin gömleğini kokladım, merhaba demedim, sana da benzemiyordu..

Cuma, Mayıs 1

kalbini sev.kırmızı salla

eskiden günlerin getirdiği baskı, zulüm ve kanmış, bugün ise helikopter sesleri.. diğer tüm seslerin duyulmasını engelleyen helikopterler evin üstünden her geçtiğinde aklıma bloc party-helicopter geliyor:are you hoping for a miracle?
ve en çok da kadıköy'deki 'bayram havası' na alerjim olduğunu farkediyorum.

Çarşamba, Nisan 29

i miss you so daa

geçenlerde akşam yemeği için pek uygun olmayan bir saatte yediğim salatanın haddini aştım, alt tarafı salata n'olcak demeyin, evde dolanmadığım köşe bucak kalmadı, bir evin olmazsa olmazı nedir diye sorsalardı haykırış olur sesim soda yine soda derdi. kendi kendime ettiğim "bir daha bu kadar yemeyeceksin eylem, iradesiz misin sen" tembihlerimden ve hakaretlerimden sonra bir şekilde uyuyakaldım ve ertesi gün için kendime meyve salatası yaptım, o gün gerçekten az yedim ta ki bu akşama kadar.. ilk önce dışarıda yenmiş bir tabak makarnadan sonra eve gelen ev arkadaşının gecenin 12sinde yaptığı makarnadan iki tabak daha yemek suretiyle çok yakın bir zaman içinde obeziteyi zorlayacağım sanırım.
yazımı, teslimine 6 gün kalan tezimin sonuç bölümünün son paragrafından bir cümle ile bitirmek istiyorum:
"..“Bundan tamamen eminiz” demek Wittgenstein’ın da belirttiği gibi her bir kişinin bundan kesinlikle emin olduğu anlamına gelmemektedir, sadece bilim ve eğitimle birbirine bağlanmış bir topluluğa ait olduğumuz anlamına gelmektedir. McLuhan günümüzün en önemli işaretinin empoze edilmiş modellere karşı duyulan tepki olduğunu vurgularken tam da Wittgenstein’ın bahsettiği bilim ve eğitim modellerini yani önceden yapılanmış formel sistemleri işaret etmektedir..."

Salı, Nisan 28

Taksim 1 Mayıs alanıdır// ben demedim uzmanlar demiş

3.Sonuç
İstanbul’un meydanları içerisinde büyüklük, ulaşım ve güvenlik açısından Taksim MeydanıEmek bayramı için en uygun alan olarak ortaya çıkmaktadır. Ancak incelemenin başında belirtildiği üzere kent meydanları salt yolların kesiştiği yerler değildirler ve geçmişte kazanmış oldukları değerler ile beraber yaşarlar. Meydanların güzelliği, ulaşımı, çevresi elbette önemlidir ama tarihin-toplumun ona kattığı değer hepsinden daha önemlidir. Bu yüzden Taksim Meydanı metrekare olarak daha küçük çıksaydı dahi kutlamanın yine bu alanda yapılması gerekirdi. Bugün bu hesapları yapmak bu anlamda gereksizdir ancak emekçileri kentin ortasında görmek istemeyen, aman turistler onları görmesin diyen anlayışın ürettiği bahanelerin bu rapor ile teknik olarak geçersiz olduğu ortaya çıkmaktadır. Görülmektedir ki, sözü edilen sebepler bilimsel verilere dayanmamaktadır ve Taksim’de 1 Mayıs kutlamasının engellenmesi tamamen “ideolojik”tir.

Cuma, Nisan 24

23 nisan manzaraları

"1 Mayıs’ta işçilerin Taksim’e çıkmak istemelerine ilişkin ise yeni Başbakan’ın yanıtı sert oldu. Başbakan Uçar, “1 Mayıs işçilerimiz için önemli bir gün. Biz herkesin yürüyüş yapma hakkı olduğunu biliyoruz. Ancak bu olayı siyasi emellerle yapılmaması gerektiğini düşünüyoruz. İşçilerimize güveniyoruz. Yapmayacaklarını düşünüyoruz. Bu onların kararı. İnşallah yapmazlar” dedi...."

"23 Nisan öncesi, polise taş attıkları için örgüt üyeliği ve örgüt propagandası suçlamasıyla yargılanan altı çocuğa ceza yağdı: Üç çocuğa altı yıl 11 ay, bir çocuğa yedi yıl beş ay, iki çocuğa da 10 ay hapis..."

ardından;

"23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı kutlamaları çerçevesinde Atatürk Atını’na çelenk konulması töreni sırasında 2’nci Hava Kuvvet Komutanı Korgeneral Rasim Arslan, DTP’li Büyükşehir Belediye Başkanı Osman Baydemir’in törene katılmamasına sert tepki gösterdi. Protokole konulan ‘Belediye Başkanı’ yazıldığı plakayı gören Korgeneral Arslan, ayağıyla plakayı itip, Vali Hüseyin Avni Mutlu’ya dönerek, “Bunlar çocukların bayramına bile gelmiyorlar” dedi. Törende askerler, ‘Şehitler ölmez vatan bölünmez’, ‘Büyük Türk milletinin emrindeyiz’ ve ‘Ne mutlu Türküm diyene’ sloganlarıyla yürüdü."

Perşembe, Nisan 23

those were the belated warhol days my friend



haftanın birincisi eray bir kişiyi elemek için görüşme odasına girer, 'gerekçeli kararlarıyla' rakiplerini elemeye çalışan eray, koruma altında olduğundan dolayı hiçbirini eleyemez ve önünde çok güzel bir gelecek olduğunu düşündüğü için ve daha fazla bbg evinde kalmasının kendisine sadece zaman kaybettireceğine inandığı için of deli gönül tarık'ı eler:
-Tarık şöhret oldun
-öyle mi oldum, çok güzel yaa
-popüler bir insansın ne hissediyorsun?
-yani bundan daha güzel birşey olamaz herhalde, çok küçük bir arkadaş grubum vardı şimdi ise çok büyük bir arkadaş grubunun içine gireceğim ve çok sevinçliyim..

Türkiye'nin ilk realiti şov ünlüsü Tarık'ı hatırladım bugün, oturdum youtube'dan izledim hatta.. o kadar inanıyor ki söylediklerine üzüldüm, sonra bunu yazmaya karar verdim, hey bak bgn seni andım.

Çarşamba, Nisan 22

....kollarını açarak onu (yani, “Darbe”yi) kucaklayacak olanlar, “böyle işleri” yakıştıramadığımız bu “kodamanlık” mertebesini dolduran kişiler olacaktı. 12 Eylül’de beş generalin önünden el sıkarak, tebrik sunarak geçen ve dizilen yüksek mahkeme üyeleri ya da kutlama telgrafları çeken üniversite rektörleri gibi...Ve zaten facia da burada. Bu zihniyet, bu “seçkin”lerde, memleketin bu “güzide sima”larında cisimleşiyor, somutlaşıyor. Sorun bu."

"Bir toplumun “Batılılaşma” ideolojisi o toplumun “Batı düşmanlığı” ideolojisine dönüşmüş, bu garip eksen değişimiyle birlikte, el attığı her alanda çelişik, mantıkdışı, giderek akıldışı pozisyonlar almak zorunda kalıyor. Psikoloji alanında “şizoid-paranoyak” diye tanımlanan, alt üst olmuş bir zihnî dünyanın bütün belirtilerini sergiliyor. Bunlar yeterince kötü, ama bir de bombalar, komplolar, cinayetler, kemikler vb. korkunçluklardan oluşan bir ağırlık var orta yerde. Eriştiğimiz şu saatte bunların “yalan, iftira, düzmece” vb. olduğunu söylemek, cephelerden birinin biraz da zorunlu “savunma hattı”."

"Ünlü Marksist filozof Althusser epistemoloji sorunlarını incelemiş ve nesnenin tarihi ile nesnenin bilgisinin tarihinin özdeş olamayacağını söylemişti. Yani bir yanda nesne ve onun kendi tarihi var, öbür yanda insanlığın bilgilenme tarihi içinde o nesne hakkında ürettiği bilgi. Ve bunlar özdeş değil....Bizdeki, anlattığım durum, bunu doğruluyor. Ama buna bir de ekleme yapıyor. “İnsanlık” için durum öyle olabilir ama Türklük için o iki “moment” arasında bir de Genelkurmay’ın “uygun gördüğü” bilgi yer alıyor."

Çarşamba, Nisan 15

aptallar tarafından sevilmek zor iş...gerçekten öyle


‘Aptallar Tarafından Sevilmek Zor İş’ kimsenin canı yanmadan İstanbul’da kaldırıldı ama bu belgesel Cannes’da gösterildi zaten! Dünyanın birçok ülkesinde izlendi. Peki İstanbullular korunmuş mu oldu? Aksine! Yasakçı zihniyet hep ters teper. Öncelikle bu filmi izlemeye niyeti bile olmayanları meraklandırdılar. Yasaklanan bütün filmler gibi ‘Aptallar tarafından sevilmek zor iş’ de artık herkes tarafından izlenecek. Korsanı çıkacak, internete düşecek, görmeyen kalmayacak!

Pazar, Nisan 12

all about a week


tags:
yulaflı&yabanmersinli muffin
tall latte
tez makaleleri
festival biletleri

Cuma, Nisan 10

alıcınızın ayarlarıyla oynamayınız // kanye is upgrading



full-screen is recommended

Çarşamba, Nisan 8

iç mihrak





iç-mihrak, kimin girip çıktığı belli olmadığı için komşuları rahatsız eden bir proje-konuttur...iç-mihrak, muktedirlerin en çok korktuğu şeyin erkleriyle alay edilmesi olduğunu bildiğinden, Papa’nın lazımlığından devlet büyüklerinin mezarlarına kadar, resmi, popüler ve geleneksel her türlü kültürel kod karşısında kahkaha atmayı ilke olarak benimser...

Cumartesi, Nisan 4

no mor erörs,


bir web sitesi hakkında tez yazmanın en güzel yanı her yerde elinizin altında bulunmasıdır, en kötü yanı ise bağlantının devamlı kesilmesi, enformel bilgi paylaşım platformu örneği olarak arkitera'da haftasonları sitenin bağlantı sorunlarına karşın bir kişinin devamlı siteyi takip etmesi gerektiğini biliyorum. bugün ve ben tezimi yazana kadar bu görevlinin uyumamasını, görevini ciddiye almasını talep ediyorum.

Salı, Mart 31

too hot to fuck



dışarıdaki güneş bütün vücut sıvılarının buharlaşmasına neden olmakta, ve de gördüğüm yakışıklı..

Pazartesi, Mart 30

people on streets - ee da de da de da de da

içerde brokolim pişedursun, bulabildiğim şu kısacık aralıkta, ki bütün arkadaşlarım dışarlarda sürterken ve ben eve gelmişken ve tezimin başına oturacakken, bişiler yazayım dedim.
bu haftasonunu evde oturup tez yazmaya ayırmıştım, ve kesinlikle dışarı çıkmayacaktım ama cumartesi günü masa başı ve ara verdiğim zamanlarda yatağıma giderek sex and the city izleme rutinim saat 8'e doğru beni bir hayli boğduğu için gecenin 12sinde kendimi dışarı attım, çıktım dansettim eğlendim, pazar sabahı ülkenin birçoğu gibi sandığa gidip oyumu kullanmadım çünkü neden olduğunu anlamadığım bir şekilde ikemetgahım gümüşsuyuna bağlıyken haydarpaşa lisesinde oy kullanmamı söyledi ysk. ki zaten oyum hiç bir şeyi değiştirmeyecekti, bugün bunu bir kez daha anladım,
ofise gittiğimde tabiki herkes seçimi konuşuyordu ve patronum ileride, genel seçimlerde olabilecek muhtemel durumlardan ne kadar korktuğundan bahsediyordu, chp-mhp koalisyonu, bunu önlemek içn akp'ye bile oy verebileceğini söyledi, yürekten katıldım, pazar günü kahvede otururken bi arkadaşım geldi, ömründe tkp'ye oy vermemiş olmasın diye tkp'ye vermişti oyunu, beyoğlu içinse bağımsız feminist adaya, benim çevremdeki insanlar için ya olabilecek durumlara karşı bir önlem almaktan ibaretti seçim ya da bunu bir oyuna çevirmek, temsil edilemediğimiz bir mecliste, barajdır vesaire, yapılabilecek daha iyi bir şey görünmüyor, sabah haberleri okurken kendi adayımın(oy vermeye gitmediğim adayımın) yüzdesine baktım, %5'i bile geçememişti, en azından pazar sabahı güzel bir kahvaltı yapıp iki üç arkadaşımı gördüğüm için yaptığım seçimin doğru olduğuna bir kez daha inandım.
geçen çarşamba akşamı 13 sayfa olan tezim ise pazar akşamı itibariyle 25 sayfayı ve biraz daha fazlasını gördü, gaza geldim ve bol bol david bowie dinledim.

Pazar, Mart 22

such a cood mornin'


-i'm always home. i'm uncool.
-me, too!

Pazartesi, Mart 16

casiotone for only me and you and..

ben güneşi görmüyorum

radikal'in anasayfasında en popüler 10 haber arasında şu haber başlığını gördüm:
Sırrı Sakık güneşi gördü Mahsun Kırmızıgül'e kızdı.
sadece başlığı okuduğumda, TRT 6(Şeş) hakkında yapılan yorumlardan bi farkı olmadığını düşündüm. bazı şeylerin, uygulamaların altında yatan nedenlerin ötesinde iyi taraflarının yok sayılmasının ne kadar yanlış olduğunu, bazı şeylerin konuşulabilir olmasının yine de iyi bir şey olarak görülmesi gerektiğini düşünüyorum(dünüşünüyordum). TRT6, AKP'nin doğu illerinden oy alabilmesi için atılmış bir adımdı evet, kürtlere verilmiş bir sus payıydı, ama yine de yıllarca konuşumadıkları anadilini devletin kanalında duymaları umut vericiydi, böyle düşündüm ya da sanırım sadece böyle düşünmek istedim. kendi anadillerinin ötesinde, gerçek ama en gerçek sorunlara yer vermeyeceğini biliyordum, kürtlerin büyük bir kısmının pkk sempatizanı olmasının nedenleri samimi bir şekilde araştırılamayacağını mesela, biliyordum, bekleyip görmek gerekiyor belki de ama ben istemesem de pesimist olan o taraftanım. çünkü, aynı otoritenin, soyadı Türk, anadili kürtçe olan dtp genel başkanının anadilindeki konuşmasını canlı yayında kesmesi, ajda pekkan'ın kürtçe şarkı söyleyince, ayrımcılığın yapılmadığını gösterircesine ya da sadece göstermek için gözümüze sokulan haberlerin ertesi günü daha önce kürtçe şarkılar çaldığından dolayı mimli radyocunun aynı şarkıyı çalması yüzünden hakkında dava açılması,.. yüzünden. bir kanal ya da üniversitelerde kürt dili üzerine bölümler açarak yıllarca susarak yapılan suç ortaklığının unutulmaması gerekiyor... yukarıda bahsettiğim haberin son paragrafı, zamanında Ahmet Kaya'ya yapılan eleştirilere hak vermiş mahsun'un samimiyeti hakkında kuşku duymama neden oluyor, zamanında ben programımda kürtçe şarkı söyletmem diyerek yanlış hatırlamıyorsam Rojin adlı şarkıcıyı programına çıkartmayan Beyaz, cuma günkü programında filme methiyeler düzerken, kendini nasıl hissediyor, Mahsun'u kendine neden yakın hissediyor, hangimiz gerçekten samimiyiz hangimiz rant peşindeyiz, inanmak istediğimiz şeylerin, gerçeklerin önüne geçmesine izin vermemek gerekiyor ve de Yıldırım Türker'in şu yazısının hep aklımızın bir ucunda olması gerekiyor:
"Theodor W. Adorno, Yahudi soykırımının gelişini adım adım izlemişti. ‘İnsan Auschwitz’den sonra yaşayabilir mi?’, dünyayı açıklama yolunda en önemsediği soru olarak kaldı. Toplama kamplarında yaşananlardan sonra hayatın ‘normal’e dönüşü, kültürün yeniden inşası ona inanılmaz geliyordu. Tiedemann, Adorno’nun olağanüstü yazarlık yeteneğinin,
o dönemi anlatmaya gelince bir işe yaramadığını, Adorno’nun utancının, Auschwitz konusunda şık metinler yazmaya engel olduğunu söylüyor. Bu konuda tekrarlarla üreyen sarsak bir retoriğin tuzağına düştüğünü işaret ediyor. 1950’lerde Adorno, Almanya’da insanlara toplama kamplarında olan biteni hatırlatmanın, geçmişin üstüne bir sünger çekilmesini engelleyici, bezdirici bir kin kışkırtıcılığı olarak görülmesini eleştiriyor. ‘Boş ve soğuk unutuş’tan dem vurarak geçmişin inkârının, kurbanların hatırlanma haklarını da gasp etmek anlamına geldiğini vurguluyor.
Daha sonra Alman ve bütün Batı kültürünün önde gelen ‘leitmotif’lerinden birine dönüşüp budalaca içi boşaltılarak hazır drama kalıbına dönüştürülen soykırım hikâyelerinin bezdirdiği insanlar olarak Adorno’nun o dönem seslendirmiş olduğu itirazı anlamamız belki çok zor olacak."

Pazar, Mart 8

salivary

-Now it is waiting and nobody cares. And when you're wait is over this room will still exist and it will continue to hold shoes and dress and boxes and maybe someday another waiting person. And maybe not. The room doesn't care either.
-What was once before you - an exciting, mysterious future - is now behind you. Lived; understood; disappointing. You realize you are not special. You have struggled into existence, and are now slipping silently out of it. This is everyone's experience. Every single one. The specifics hardly matter. Everyone's everyone. So you are Adele, Hazel, Claire, Olive. You are Ellen. All her meager sadnesses are yours; all her loneliness; the gray, straw-like hair; her red raw hands. It's yours. It is time for you to understand this.
-Walk.
-As the people who adore you stop adoring you; as they die; as they move on; as you shed them; as you shed your beauty; your youth; as the world forgets you; as you recognize your transience; as you begin to lose your characteristics one by one; as you learn there is no-one watching you, and there never was, you think only about driving - not coming from any place; not arriving any place. Just driving, counting off time. Now you are here, at 7:43. Now you are here, at 7:44. Now you are...
-Gone.

invantaire



bu fotoğraftan yarım saat sonra farkettim, masanın üstüne koyunca, ayaklarım gün geçtikçe büyüyo,

Cumartesi, Mart 7

ağ toplumunun yükselişi


bu şahaane kitabı inanılmaz başarılı bir çeviriyle türkçeye kazandırdıkları için, bilgi üniversitesi'ne şükranlarımı sunuyorum, ayrıca bu koskocaman kitabı kuştepe'den taksim'e kadar taşıyan şebnem'e de..

Cuma, Mart 6

tezteztezzetezzeteztezeetztzzteettzteet



evet tez yazıyorum, eve geldikten sonraki bir iki saatimi yeme-içme, elimde kumandayla şu diziden bu habere gitme gibi rutinlerle geçirdikten sonra dakikalarca ekrana boş boş bakıp, dakikalarca bir kaç kaynak okuduktan sonra yarım sayfayı geçmeyen ama resimlerle tam sayfa eder bir paragraf daha yazıyorum, sıkılıyorum,.. ama yine de bahar geliyor, pencereyi açabiliyorum, yaz gelince de balkona taşınmayı planlıyorum, geleceğe dair tek planım..

Pazartesi, Mart 2

youre just too fool to be true

"40 metrelik nasreddin hoca heykeli yaptıracaktık mimarlar odası karşı çıktı, hepsi ideolojik" diyor melih gökçek, 13 katlık heykelin mimarlar odasından geçmemesinin tek nedeni ideolojik kendisine göre, bununla ilgili de projeleri var tabi ki, başbakanla konuşup mimarlar odasında köklü değişiklikler yapmak istediğinden bahsediyor, suratındaki o sırıtışıyla açık açık söylüyor, ekranın yanında ankara'nın geleceğinin modeli dönüyor, kubbeli toplu konutlar geçiyor, şehrin ortasından dereler akıyor, asma bahçelerinin arkasından gökdelenler gözüküyor, seçim vaatleri arasındaki disneyland'da mickey mouse bize el sallıyor, tam kabus mu derken gerçek hayata dönüyorum, programın telefon anketinin sonuçları geliyor, %70 oyla melih gökçek, bu seçimlerde de ankara'nın belediye başkanı oluyor,

Pazartesi, Şubat 23

faaak of




icon, bizim gibi, tasarımdan anlamayan zavallılara veda etmiş, hem de aynen bu üslupla. bir bir sıralamış nedenlerini, kötü ebeveynin, oğlunun şiddeti, geçimsizliği üzerine söylediği şu sözlerden farksız bütün söyledikleri, "ona sahip olabileceği herşeyi verdik, araba istedi aldık, ev istedi aldık, bir dediğini iki etmedik".. anlamaya çalışmadan, kendi doğrularıyla, kendi ikonlarıyla, bizim için çizdikleri yoldan yürümedik galiba, doktor, avukat ya da mimar değil de çöpçü olmayı tercih ettik...

Cumartesi, Şubat 14

we all used to hate courtney



bugün seni özledim, herkesin yeşil hırkasının olduğu günleri..

Cumartesi, Şubat 7

"biz o kadar duygusuzuz ki" dedi arkadaşım


bazılarını gerçekten ama gerçekten seviyorum, mesela o ve o, bazılarını hiç sevmiyorum, sadece gülümsüyorum, sevmediğim insanlara benziyorum, sonra telefon çalıyor ve meğer eski anne kırıntısı gerçek ama gerçek anneye kızının çıktığı magazin dergisini getimiş, bu kadar mı farklıydınız sen sadece yirmibir'e çıkmak istiyorsun, mutlu çıkılan rakı sofrasından sonra hayatının geçtiği yerin seni sıfıra çekmesi çok tanıdık aslında tıpkı m..... gibi, aslında heryere kendini götürüyorsun, kaçabileceğini mi sanmıştım, naah, aklıma geldi sonra orda, küçük iskender, aidiyet duygusu hiç tatmadığın birşey, m.....'da neden üşüyorum, eğlenceli şeyler bazen o kadar depresif geliyor ki tanıyamıyorum, şu anki halini değil, önceki halini, sarılmak iyi geliyor ama bitiyor, saatler süren klozet üstü oturmaları, sessiz duvar, ses, parlayan ekran, yarınki kahvaltı, rutin, sonra elli

Cuma, Şubat 6

on the first anniversary of WHAAM!, feel like a feather

video

.... don't you hear me at all
.... won't you give me a call
waitin' here not makin' a sound
.... come around

Pazar, Şubat 1

the greatest, kiki


listen cat power, drink some tea, eat some kiki, clean up your inside

Cuma, Ocak 30

i can't bear to see

"gazze'ye çiçeklerin yetişmesi için yardım gönderdik" diyor peres ve "neden bize roket attılar", o kadar masum ki israil devleti.. inanmıyoruz peres'in samimiyetine, o kadar aptal olabileceğine.. diğerleri gibi tayyip'e kızmıyorum, onun yerine peres'in esprilerine gülen topluluğa kızıyorum.., tayyip bunları sölerken ne kadar samimi, kendi ülkesinde uygulamadığı politikaları israil'e öğütlemesi ne kadar inandırıcı, altında neler yatıyor bilmiyorum ya da dünya bu söylenenleri ne kadar umursayacak, kaç gün sonra unutacak ya da bu davos krizinin ekonomideki etkisi ne kadar kötü olur, bunların okumasını yapabilecek politika bilgim yok evet, ve olsun da istemiyorum, sadece titrek elleriyle gazzedeki çiçeklerden bahseden peres'e de bir ayakkabı ben fırlatmak istiyorum.

peres-erdoğan davos konuşması

Perşembe, Ocak 22

suyundan da, şuyundan da, buyundan da


arkadaşımdan, "FUTURE IS NOW" konu başlığıyla geldi, mehmet ali gökçeoğlu, akp çeşme belediye başkan adayı, başkan olursa yapacağı icraatları anlatmış imajlarla, ordan burdan bulduğu projeleri kolajlamış.. korint sütunlara takılmış teleferikle çeşme denizinin üstünden geçebilirsiniz, ya da skyscraperpage.com sitesinde görebileceğiniz bütün binalara uçağa binmeden ulaşabilirsiniz.. yok yok, ama m.a.g.'a göre çeşme de zaten hiçbir şey yok ki yapılması gereken şeyleri şöyle sıralamakta; "Çeşme'de teleferik, denizaltı akvaryum restoranları, termal aquaparklar, çok katlı towerslar, alışveriş merkezleri, bir denizden suyu alıp karadan diğer denize akıtarak kanal projeleri yapay nehirler etrafında restoran ve konut alanları lazım", ne desem boş olduğu için susuyorum, sadece, şu güneşli günde ofise tıkılıp kalan beni ve bizi eğlendirdiği için kendisine teşekkür ediyorum ve seçim kampanyasında kendisine kesinlikle başarılar dilemiyorum, akvaryum duvarlı evinde ailesiyle bol bol zaman geçirmesini, toprağa basıp enerjisini boşaltmasını öneriyorum..

bu mailden önce etrafta'da jim jarmusch'un arak, kopya,.. ile ilgili söylediği sözleri okudum, tam üstüne geldi, hırsızlığını saklamakla uğraşmayan m.a.g.'da özgünlüğün hiç bi harfi okunmuyor tabi ki.

Çarşamba, Ocak 21

gözümde canlanır koskoca mazi, mutluluktan haber ver dilek taşı


bundan yaklaşık bir ay önce okan bayülgen programına 90'lar pop kahramanlarını çıkardı, barbaros hayrettin, canım ahmet,.. aklınıza gelebilecek herkes oradaydı, baştan sona izledik bütün programı, bunun farkında olan ve aksini iddia etse de vasata seslenen okan bayülgen ise şöyle bir yorum yaptı,"medya başını kaldırsa ve günceli takip etmek yerine farklı şeyler yapmaya çalışsa, kendi gündemini yaratsa keşke", tabi ki hiçbirimizi kandıramadı, şu sıralar, çoğu zaman, güncelin eski'de olduğunu kendisi de, hepimiz de biliyoruz, ve aslında eleştirmiyoruz, eğer bir bez parçası bile olsun bağlayabildiyse herkesin medet umduğu o şeye ve en önemlisi herkesin habire cümle içinde kullandığı 'samimiyeti' kaybetmediyse, "fairuz derin bulut, arabeskin görüntüde değil gönüllerdeki itibarını açık hüviyetli bir rock ve arabesk gönüllüsü olarak iade ediyor. Emaneten değil, sahiplik duygusuyla ve büyük bir inançla.."

Salı, Ocak 20

i'm bored of you Mr.Winter, i want my hot hot summer



superafim, superafim, superafim
superafim, superafim, superafim de mim

Pazartesi, Ocak 19

amca, size ne zaman baba diyebilirim!?

hiç bir zaman bir aktivist olmadım, eylemlerde yumruğum havada slogan atmadım, atılan sloganları desteklesem bile bir etiketin altına girmekten hoşlanmadığım için, sadece bugün farklı, bir sürü insan tarafından bir sürü farklı etiket yapıştırılmış onlarca insan, sıcak yatağında ve sevdikleri başucunda elini sıkarak değil, kaldırım taşı üstünde ya da bir gece aniden köyleri basılarak ya da işkenceden öldürülen ya da ülkesini özlediği için mutsuzluktan ölen ya da (ki aslında hepsi) farklılıkları yüzünden öldürülen binlerce insanın acısını paylaşmak için bir araya gelebiliyorsa bu her zaman en umut vereni olacaktır. dönüş yolunda sloganlar atarak gelen gruptan korkup bulabildiği en kuytu köşeye saklanan evrak çantalı o adam da, oturdukları camekan kafenin kapısının önünde o kadar olay olurken, içerde muhtemelen yeni girecekleri ortaklığı konuşan o iki iş adamı da, bende sadece on saniyelik bir donup kalmaya neden oldu hepsi o kadar.. umarım
"..Değişimi görebiliyorum... Değişimi fark edebiliyorum ama hepsi o kadar... Ona ulaşmak ne mümkün! Ha ki bir yerinden yakalıyorum, o zaten değişiyor."

Pazar, Ocak 18

i wanna be your rushmore


herman blume, don johnston, steve zissou, bob harris, raleigh clair, phil connors,.. all of yours


Salı, Ocak 13

winter 2008,2009


Edward Said throwing a stone at Israel, from the Lebanon side of Israel's northern border. (summer 2000)

i'm a cry baby and cry, baby


bazen pek yakın olmadığım insanlarla konuşurken, yüzlerinin aldığı ifadeden farkediyorum ki, sanırım gerçekten istemeden laf sokuyorum, yanlış anlaşılma böyle birşey ve hiç sevmiyorum, sonrasında canımı bunun için sıkıyorum.. iki tarafında canı sıkılacağına ve ben karşı tarafın canını zaten sıktığımdan bari kendi içimi rahat ettirmek için bundan böyle bilerek laf sokmaya karar verdim, üzgünüm!

Cumartesi, Ocak 10

sen biraz orada kal, yukarıda


bir süre görünmez hissetsen de olur kendini

Cumartesi, Ocak 3

dance dance dance


Lykke Li & Bon Iver doing 'Dance Dance Dance' in L.A from Lykke Li on Vimeo

"Simgeler gelip geçer. İşte Zodyak’ın yarısındayız; Koç’un tam karşısında. Koç işaretler çakıp dikkat çekmeye çalışır. Terazi görmezden gelir. Terazi durduk yerde hüzünlenir. Tedirgindir. Kaygılıdır. Terazinin çok ince kaygıları vardır; bu kaygılar ara sıra peşini hiç bırakmayan bir eğlence arzusuyla kesilir. Terazi kılı kırk yaran bir eczacıdır, sonsuz küçüklükte dozajlarla uğraşırken birdenbire karşı konulmaz bir dans etme isteğiyle dolar. Dans etme isteğiyle, tepinme isteğiyle değil. Terazi tepinmekten nefret eder...
Sallantı terazinin kanında vardır. Kimse de onun gibi dans edemez."
.

Perşembe, Ocak 1

welcome to my house

misafirperverimdir, misafirlerin kendi suyunu almasını, eğer tuvalet kağıdı bitmişse gidip dolaptan kendileri bulmalarını tercih ederim, yani o kadar misafirperverimdir ki, herkesi kendi evinde hissettiririm, 2009'un da diğerlerinden bi farkı yok, sırf 2009 diye temiz çarşaflar çıkarmayacağım, yatarken başucuna bir bardak su bırakmayacağım, belki beni hiç sevmeyecek, ama samimiyetime inanırsa belki de bu evden hiç gitmek istemeyecektir.
hoşgeldin 2009, ne var ne yok anlat bakalım!?

Salı, Aralık 30

çıkan candan umut







scissorhands'i izlediğimden beri ne zaman kar yağsa aklıma gelir, yılbaşında hem de, mucize diye birşey vardır, biz yaratırız, peki bu insanlar mucize'ye inanıyorlar mıdır, birgün filistin'e kar yağar mı acaba, hem de yılbaşında,
beyaz kefen yerine beyaz kar... bu mümkün mü, bunu ben yaratabilir miyim, ya da biz??

Cumartesi, Aralık 27

popchrist


amerika noel yerine obama'yı kutluyormuş, yeni bir mesih geliyor, Barack Obama (S.A.V.), bizim muhammed'in tahtını sallayacağa benziyor,
istanbul bile bu kadar farklı kültüre ev sahipliği yapmamıştı, hüseyin göbek adıyla, kenya-amerikalı, columbia üniversitesi diplomalı, siyahi barack, rakiplerinin açık ara önünde.

ne muhammedler, ne davutlar, ne musalar, ne cizıs christlar, ne anti christlar istedi de varmadım, ama benim de gönlüm barack'a kayıyor,
çünkü biraz hepimize benziyor, o yüzden abartmasınlar istiyorum, aşk bittiğinde kimsenin gözünden kan gelmesin, hepimizin

Perşembe, Aralık 25

bütün kızlar yıprandık

ben de dahil ofisteki bütün kızlar toplandık, hepimiz daha ince olmak için tutuşuyoruz, önümden geçen ayva tatlıları, fıstıklı çikolatalar, hatta geçmeyenler bile ağzımın suyunu akıtıyor.. bi tanesi geldi dedi ki, "göz altlarımdaki morluklar var ya" dedi "hangi morluk" dedim, "işte" dedi, ben de "saçmalama ya, onlar morluk mu asıl benimkilere bak" dedim, bu hep böyledir, sizin dışınızda kimsede bi sorun yoktur, kilo vermeye çalışan kızların aslında hiç bir fazlalığı yoktur, bir tek siz, onların kalçası yoktur, selüliti yoktur, göz altlarında morlukları yoktur bir tek sizin vardır, merak etmeyin onlar da sizin gibi düşünürler ve sizin bu inceliğinize rağmen neden kilo vermeye çalıştığınızı anlayamazlar,
ama bir yaşa gelinince, tabi kendini nasıl iyi hissediyorsa, denmeye başlanıyor, iyi hissedebilmek için uğraşmanın bir sonu varmış gibi, kendini iyi hissetmenin "hah işte şimdi oldu" diyebilmenin olanağı var mı acaba cidden, ne demiş bülent somay "7.Halbuki eksik olanın hiç olmamış olduğu düşüncesi tüylerimizi ürpertiyor. Baştan yenik başladığımız bir maç gibi. Üstelik başkalarında o eksik olmayabilir de. (İçiniz rahat etsin, böyle bir ihtimal yok.)"
peki ben bu okuduklarımdan, yazdıklarımdan bir ders çıkaracak mıyım, yarın istediğim bütün çikolataları, ayva tatlılarını miğdeye indirecek miyim!?
kocaman bir HAAAYIR!

Cumartesi, Aralık 20

astronaut



kapıyı kapatıp sokağa çıkarken, fonda güzel bir şarkı çalıyorsa eğer herşey en az o şarkı kadar güzeldir, hafif çiseleyen yağmur, su almış ayakkabılar, soğuk hava, yaşadığınız hüzün.. birazcık zevk alabilmek için herkesin hüzne ihtiyacı vardır çünkü, hüzün güzel bir kelimedir.
ben bugün o sokakta kulağımda 'beach house' çalarken, kornalarını duymadığım bir arabanın altında kalsam ne olurdu diye düşündüm, araştırmacı bir gazeteci en son dinlenmiş şarkının bir cümlesini manşet olarak verirdi belki, ve mesela en sevdiklerimden bir kaçı bloglarına şöyle yazarlardı:
"come over to my house
i'll pour some tea for us
one sugar or two"

Salı, Aralık 16

ergenekon/josep K./veli K./dava

aşağıdakiler Veli Küçük'ün savunmasından alınmıştır. *

"Devletin komplosu: Hayatım boyunca hiç hata yapmadım. Yasaların dışına çıkmadım.
Bir defterime not aldığım turşu yapımı ile ilgili tarif, bomba yapımıyla karşılaştırılarak gazetelerde yer aldı."
"İddianameyi okuyunca ‘böyle bir yapılanma var da ben mi duymadım’ diye düşündüm. Neredeyse ben bile inanacaktım. Senaryoyu çok iyi hazırlamışlar. Sadece avcılar ve atıcılar derneğine üyeyim. İddianamede belirtilen Veli Küçük ise sanal bir Veli Küçük’tür."
"Bu hazin olduğu kadar da gülünç oyunda ba......"

sanki gazeteleri değil de Kafka okuyor gibiyim, bi sabah uyandığında tutuklandığını öğrenen veli K. bu ilk savunmaya Kafka okuyarak çalışmış sanki...
hiç bir suçu yoktu,hayatı boyunca hiç hata yapmamıştı, 4 korumayla geziyordu bu yüzden hiçbir ev sahibi ona ev vermiyordu ama o yine de ışık almayan bodrum katında turşular diziyordu, bir de, arada sırada 'avcılar atıcılar klübü'ne gidiyor, muhtemelen orada tanıştığı insanların adlarını ajandasına not alıyordu....

ama sanırım artık birinin veli küçük'e bunun gerçek bir dava olduğunu, kendisinin de K. olmadığını hatırlatması gerekiyor..


Pazartesi, Aralık 15


Oysa demokrasi tam da bugün Yunanistan’daki kalkışma hareketini de besleyen bir varoluş biçimidir.
16 yaşındaki bir çocuğun polis kurşunuyla öldürülmüş olması karşısında böylesine çevik bir tepkiyle meydanları dolduran, sesini bütün dünyaya tehdit olabilecek yükseklikte duyuran halk kesimlerinin olması bir toplumda demokrasinin becerilememiş olmasını değil aksine onsuz olmaz bir yaşam koşulu olarak hazmedilmiş olduğunu gösterir.
Ama otoritenin, toplumsal yapılara göre ne kadar farklılık gösterirse göstersin ortak bir dili olduğunu unutmamalı. Nitekim Karamanlis hükümeti, bir çığ gibi bütün şehirlere yayılan ve sınırları aşarak Avrupa’yı titreten bir kalkışma hareketini 300-500 anarşistin, demokrasi düşmanı maskeli yağmacının işi olarak gösterme çabasına biz, bu topraklarda yaşayanlar da fena halde aşinayız.


http://kardesimsinalexis.blogspot.com/

Pazar, Aralık 14

pazar günü kafası

her günümü kesinlikle sadece pazar gibi değil, iş öncesi pazar tadında yaşamak istediğime karar verdim, maksimum keyif alma beklentisiyle. "eet ya hayat ne kadar güzel, bu koltuk, evin tavanı, sehpanın bi kol uzaklığında olması, bunları bulamayan da var ya, insanlar sehpaya ulaşmak için ayağa kalkmak zorunda kalıyolardır belki" gibi saçma sapan konuşabilirim, ama hava kararmaya başlayınca düşüşe geçmeye başlanıyor, dikkat! yarın ki iş stresi evin tavanından üstünüze üstünüze iniyor, imdaaaaat,
hayat bok gibi, ayrıca şu koltuğun dikişi sırtıma da batıyor, evin tavanını bir ara boyamak lazım, ama hangi ara, offfff lanet

Perşembe, Aralık 11

bu şehir



feeling good was easy lord when bobby sang the blues,
feeling good was good enough for me
good enough for me and bobby mcgee

bulamadım

bi akşam yürüyüşü için beni aramasını beklediğim kişiye bu yazı, tıpkı eski günlerdeki gibi diyeceğim ama acaba biz senle daha önce hiç akşam yürüyüşü yaptık mı!? bu şehirde içimi sıkan birşeyler oldu hep, o yüzden seni burada bırakıp gitmek istemiyorum hiç, bavulumun içine girsen, yatağımın altında bakarım sana söz.

Pazar, Aralık 7

gott is tot

uzun zamandır görmediğim bi arkadaşım ki eskiden yiyip içtiğimiz ayrı gitmezdi, 5 seneden sonra bi şekilde bizim evde bir iki gün zaman geçirdi tamamen benden bağımsız, kafası iyi olduğu bi an "ben seni kötü gördüm eylem yaa" dedi, sonra bgn bi arkadaşım dedi ki " herşey kabullenmekle ilgili, her şeyi kabullenmelisin" ...bgn gecenin bi vakti eve gelip bulmak istediğim evi karşımda bulamayınca bunu kabullendim, ama filmlerdeki gibi, geri gitmeye başladım, ve baktım baktım, kabullenmek biraz donmakla ilgili

ikinci kişisel miladımı yaşıyorum,
belki bi gün nietzsche'yi de öldürürüm

Salı, Aralık 2

ordusu olmayan ülke, darısı herkesin başına

kosta rika'da hükümet orduyu lağvetmiş (hayatımda ilk defa bu kelimeyi cümle içinde kullandığımı farkediyorum, neyse), altında yatan derin sebeplere girmeden, sadece böyle bir manşeti görmek bile ne güzel, ah ne güzel, kestane gürgen palamut, altı yaprak üstü bulut, gel sen burda derdi unut, orman ne güzel ah ne güzel..


Törende konuşan Meclis Başkanı Francisco Pacheco, "silahlı kuvvetlerin lağvedilişi, tarih kitaplarında ve tozlu raflarda kalmamalı; bu, kolektif bir hayat programı, bir değerler kılavuzuydu..." dedi.
Başkan Pacheco, "bugün kutladığımız bu bilgece karar alınmasaydı, geçmişimiz çatışmalar tarihinden başka bir şey olmayacaktı. Bu sayededir ki, ülkemiz kan ve gözyaşından kurtuldu. Ordunun kaldırılması, Kosta Rika için hayırlı olmuştur" diye konuştu.

Asilerin lideri "Don Pepe" lakaplı Jose Fifueres Ferrer, iç savaşın ardından devlet başkanı olduktan sonra orduyu güçlendirme yoluna gitmemiş, aksine 1 aralık 1948'de silahlı kuvvetleri lağvetmişti.

Pazar, Kasım 23

hey dünyalı biz dostuz, ya da acaba, neyse.

bazen insan mutsuz olur, saçmalar mesela eczacı amcanın karşısında ağlamaya başlar, "kendimi biraz kötü hissediyorum da amcacım son günlerde o yüzden" "olur öyle kızım bu tamamiyle bitkisel gün boyu içebilirsin, ama bak bunu bla bla bla.." yok, aslında ters giden birşey yoktur ya da belki de hayatınızın normal düzeni ters gitmek üzerine kuruludur, (pisa kulesi eğik değildir belki de kim bilir) ama işte o gün belki de o hafta ya da bütün bir ay boyunca ters gidiyormuş gibi gelir herşey, başınız döner, miğdeniz bulanır fln filan....
bi iki gün sonra telefonda bir arkadaşınızla konuşursunuz ve der ki "lorem ipsum cu vivendum praesent instructior vim, ex vis labores signiferumque, eruditi saperet atomorum eu est. Vel legere copi.... ama aramaya korktum" halbuki siz hiç kimseyi korkutmak istememişsinizdir, üzülürsünüz.

Pazartesi, Kasım 17

cidden ne ilgisi var!?


farklı bir hayat, farklı bir yaşam tarzı vaad eden onlarca tonlarca toplu konut reklamları gördük ama hiç birisi Sinpaş Gyo'nun reklamları kadar yuh dedirtmemişti bize,bana; ilki hepimizin bildiği İstanbul Bosphorus City; hep Yeşilköy'de mi yaşamak istediniz , o zaman daha ne duruyorsunuz Yeşilköy'de yaşamak yerine buyrun Bosphorus City Yeşilköy sizi bekliyor, ya da Emirgan, Beylerbeyi, Kandilli.. bir diğeri ise Bursa Olay gazetesinde yayınlanan yine Sinpaş Gyo'nun yaptığı Ottomananors Bursa Evleri reklamı.. yorum yapmıyorum sadece bize sordukları soruyu onlara geri soruyorum cidden ne ilgisi var!?!?!!?

Cumartesi, Kasım 15

wake me up when november ends

adında bile hayır olmayan bir ay; kasım, geçse de bitse diye bekliyorum bekliyorum....

Cuma, Kasım 14

alıp başımı GİTMEK istiyorum

“Bir Türk kızı Kuzey Iraklı bir Kürt’e âşık olamaz, bu filmin gösterilmesi Türkiye açısından negatif bir propagandaya yol açabilir”

Salı, Kasım 11

kasım kasım kazım

bi süredir evde internetler kesikti.., elektrik kesilse bu kadar napacağımı bilemez bi durumda olmayacaktım eminim çünkü laptobun şarjı bi süre daha dayanacak beni bu fikre alışmaya zorlayacaktı, ama öyle olmadı bi baktım ki aman allahım internetimizi kesmişlerdi, 4440375 ile cep telefonlarından yapılan dakikalarca konuşmalar, 10 gündür olmayan internet için boşuna sabit ücret ödemeler herşey yavaş yavaş daha çok sıkıntı vermeye başlamıştı ki, dün elektrikler ayy pardon internetler geldi, bilgisayarı downloada bırakıp, diğer sıkıntı yaratan şeyleri buraya yazayım istedim; dün saat 9.05 civarı inanılmaz bir gürültüyle uyandım, bi o pencereye bi bu pencereye koşturup başka hiç kimsenin camdan bakıp ne olduğunu anlamaya çalışmamasına şaşırıyordum, haftasonu sonrası zaman kavramı bi şekilde kaybolmuş olmali ki 10 kasım olduğunu unutmuşum neyse en azından bu 10 kasım'da evimdeydim ve saat 9.05te taksim'de diğerleri gibi durmayı beceremediğim için, yürümeye devam ettiğim için tonlarca lafa maruz kalmamıştım, evet durmamıştım, çünkü cidden duramamıştım. akşam olunca bütün haberler anma törenleriyle doluydu, ali kırca siyah takım elbisesini giymiş siyah papyonunu takmış ve bu seferde o savarona'dan payını almış ana haber bülteni'ni sunuyordu,... ntv'de ise sayın bakanımız vecdi gönül'ün Brüksel'de yaptığı konuşma gösteriliyordu..... sonrasında oyumu neden baskın oran'a verdiğimi bir kez daha hatırladım.

Cuma, Ekim 31

dorian gray sendromu

şu yaşıma kadar hiç bir kozmetik ürününü (gençleştirici, sıkılaştırıcı,..) devamlı kullanmadım hatta milyonlar döktükten ve bir türlü düzenli kullanamadıktan sonra içimi rahatlatmak için kendi kendime hep şöyle dedim, "bu ürünleri kullanmamak lazım yoksa cilt alışır ve hep ister hep ister ister ister, en iyisi kullanmayı bırakmak", çünkü hiç bir zaman bunları düzenli kullanmak zorunda kalacağımı düşünmedim evet ben her zaman genç kalıcaktım, cildim hiç yaşlanmayacak, göz altlarımda çizgiler oluşmayacaktı, taa ki geçen gün öylesine girdiğim kozmetikçide, yüzündeki tonlarca boyayla bana yaklaşan kadının göz altı torbalarım ve fazla değil bir iki tane çizgim için beni uyardığı ana kadar.. artık her gece yatmadan kalem masajı ile göz altı kremi, hayatıma bi rutin daha eklendi.

Pazartesi, Ekim 20

bi süre bulaşmayın

doğumgünü haftamdı, çok fazla pasta yedim, içki içtim belki de ondandır bilmiyorum ama miğdem bulanıyor. arkadaşlarla geçirilen mutlu zamanlar sonradan baktıkça miğdemi bulandırıyor, yok hiç bi zaman bu kadar mutlu olunmuyor, ya da ne zaman mutlu olunsa sonrası hep intihar etme hissi.. tatlı yiyince tuzlu yeme ihtiyacı gibi, bünyenin buna ihtiyacı olur, çok tuzdan dehidre olma riskini göz önünde bulundurmak gerekir yine de aman dikkat!

Çarşamba, Ekim 15

25

bakalım n'olcak

Pazartesi, Ekim 13

Trilyonluk golf sahalarında bu milletin doğal burjuvazisi olarak sopa sallarken ajans haberlerini dinleyeme-diğini iddia eden apoleti en revnaklı komutanlar, yine OHAL istiyorlar. Oraların hali hiç buhal olmuş gibi.
Onlar golf oynasın, arada nutuk atsın, paranoya ve düşmanlık teorilerine entelektüel dokunuşlarla şıklık katsın. Çocuklar ölsün, ölsün, ölsün. Kan akmasın diyenler, yine ve ebediyen vatan haini ilan edilsin.
......Polis şiddeti almış yürümüşken İstanbul Emniyet Müdürü Cerrah’ın yeri sarsılacak mı? Hayır. Türkiye Cumhuriyeti devletinin emniyet, dirlik düzenlik, asayiş kavramlarının cisimleşmiş hali olarak bakmak zorundayız bu pos bıyıklı beyefendiye.
Özellikle devletinin örtbas etme refleksinin uçbeyidir kendileri. Nitekim Hrant’ın katledilmesinin üstünden üç gün geçmeden “Örgütle bağlantısı yok, milliyetçi duygularla işlenmiş bir cinayettir” açıklamasıyla olayı çözmüştü bile.
Nitekim Hrant’ın katledilmesi davasının vatansever hakimleri de İstanbul emniyetinin sorgulanmasını gerekçe bile göstermeden gereksiz bulmadı mı?
Vali efendi, İçişleri Bakanı, Adalet Bakanı, Başbakan ve bilumum bakan eşhas, acaba bu yaşananlardan biraz olsun hicap duyuyor mu?
Hayır. Çünkü Engin gibi vurulan arkadaşının hesabını soranları, Meltem gibi gece gezen kızları, Esmeray gibi travestileri, daha nicelerini, daha nicelerini şöyle bir güzel dayaktan geçirmek gerektiği konusunda en ufak bir kuşkuları olduğunu sanmıyorum.
Sadece kimi nefretle eğitilmiş yoksul ve ruhu paralanmış hasta beceriksiz memurun dayağı fazla kaçırıp ölümlere neden olmasından hoşlanmıyorlardır elbet.
Vatandaşlarım, insan kardeşlerim, halkım; gücüm olsa da sizi isyana teşvik edebilsem.
Analar, babalar, kardeşler, arkadaşlar; isyan etmek zorundayız.
Pos bıyıklıların emrinde hayata kast ediyor coplu, apoletli, üniformalı vahşiler.
Ölümden başka gerçeğimiz olmayacak mı?

Cumartesi, Ekim 4

nokia, sen herşeyi düşünürsün

yeni aldığım telefonun kullanma kılavuzu bana telefon ile ilgili bütün bilgilerin yanında, ahlak dersi ve başımı belaya sokmamak için kulağıma küpe olunası öğütler vermekte; kulağınızda kulaklık varken dışarıdaki sesleri duymayabilirsiniz, araba çarpar ölürsünür, aman dikkat! ya da telefonla fotoğraf ya da video çekerken, çevrenizdeki insanların mahremiyetine saygı gösterin!
peki.

MİS van der Rohe




şarkgaz adlı gaz markasının billboardları (adından anlaşılacağı gibi doğu pazarını kullanmakta) doğuda her adım başı karşınıza çıkıyor; beyaz tenli, sarışın bir anne, kucağındaki yeşil gözlü sarı saçlı bebeğe suratındaki koskocaman gülümseme ile bakmakta, cornflakes reklamlarındaki mutlu amerikan ailesinin iki ferdi ya da hadi biraz daha zorlarsak kanlarının son damlasına kadar beyaz türk anne ve bebeğinin üzerinde kırmızı mavi renklerle şarkgaz yazmakta, "ŞARKGAZ; öz malınız"

yeni yapılaşmakta olan doğu illerindeki renk kullanımı insanın aklını başından alıyor, pembe boyalı binanın balkonlarından biri turuncu diğeri sarı bir diğeri yeşil renk olabiliyor, pembe, sarı, mavi, turuncu, mor, kahverengi renklerinin hepsini 3 katlı bir binada görebilir ve sonrasında kusma isteği duyabilirsiniz dikkat! bu da sizi kusturmaya yetmezse şayet elazığlı girişimcilerin "Düşündüğünüzden fazlasını bulacaksınız." sloganıyla inşaa ettikleri Misland, yok artık daha neler demenize neden oluyor, hergün gazete sayfalarında gördüğümüz residence, alışveriş merkezi reklamları gibi bize farklı bir dünya vaad ediyor, sadece daha fazla ondan, bundan hadi biraz da şundan koyalım, yetmedi biraz da,.. sonunda koyacak bir şey kalmayana kadar, fark ise sonuçta sadece görsellikte kalıyor ama bu kadar üstüstelik bir süre sonra bünyeye zarar verebiliyor;

Çarşamba, Eylül 17

işte bunu seviyorum

istiklal'de mevsimin ilk yağmuruna yakalandım, bez ayakabılarımın içi sırılsıklam, yağmurda hızlı yürüyen mi daha az ıslanır yavaş yürüyen mi bilmiyorum ben eve hızlı adımlarla yürürken miray her an kayıp düşme tehlikeleirine karşı minik minik adımlarla bana yetişmeye çalışıyordu, durumdan rahatsız olduğum sanılmasın, ilk yağmura istiklal'de yakalandığım için çok mutluyum, sadece işi raconuna uydurmaya çalıştım, ve de evde alacağım sımsıcak duşun hayalini kurdum. ohh be!

Pazartesi, Eylül 8

sweet memories

yanlış hatırlamıyorsam istiklal'in girişindeki simit sarayının cephesine türk polisi reklam vermiş, üst komşumuz nalan abla ile mahallenin bakkalı selim amca tadındaki polis modelleri ne yazık ki zihnimizdeki polis imajını yumuşatamıyor, kadıköy dolmuş hattında yanında devamlı hap atan, bıçak çıkartan adama sesini çıkartmayıp, üstüne üstlük "ben bilirdim ne yapacağımı ama bize yakışmaz" diyen, 'güvenliğimizi emanet ettiğimiz' şanlı polisimiz, sokakta bira içen iki üç gencin üzerine motorsikletlerini sürmeye, "kalk dedim sana, ne diyorsam onu yap" diye bağırmaya yarıyorlar ancak.

Salı, Eylül 2

last night a dj saved my life

bu ayın bütün yazılarını kendisine adıyorum. try to remember the kind of september. pek fazla tanımadığınız size pek fazla karışmayan insanlarla balkonun birinde oturmak, rüzgar da esiyorsa ve eylül ise pek güzel. bi kaç sene önceki sebepsiz ağlamalarım yok , kendi canımı sıkmak yerine başkalarının canını sıkmaktayım artık, dolmuştaki amcanın ya da telefondaki annenin. mutsuz olmak ne demek, mutlu kim pek bilmiyorum, ama o balkonda misery is a butterfly çalarken bir o kadar dingin bir o kadar da patlamaya hazırken beni kendime getiren kişiye teşekkürlerimi sunuyorum.. Remember when we found misery We watched her, watched her spread her wings And slowly fly around our room And she asked for your gentle mind.

try to remember the kind of September

çarşamba günü bozcaada bütün tatilcilere gidin diye bağırıyordu, masaya 5 saniye önce konmuş ice tea dolu bardağım bozcaada rüzgarıyla tuzla buz oldu, "tatil bitti eylem istanbul'a, onun çamur çamur kışına gitmen gerekiyor" . perşembe peyotenin terasında otururken istanbul kollarını açmış püfür püfür esiyordu, çoğunlukla enstrümental, ya da şimdiki gibi "lets face another day lets see another fence lets have another crash lets get another chance where all reason ends, i put my heart where foresight ends, i want to start as long as i haven't tried to gain i will not stop, will not complain" kış modu düğmeme basıldığını farkettim ve tatilin bittiğine o an hiç üzülmedim.

Pazartesi, Eylül 1

is the worst of evils, but i love

oysa ki,

so, of course, you were supposed to call me tonight
you were supposed to call me tonight
we would have gone to the cinema
and, after, to the restaurant, the one you like in your street
we would have slept together, have a nice breakfast together
and then a walk in a park together, how beautiful, and then
you would have said "i love you" in the cutest place on earth
where some butterflies are dancing with the fairies
i would have waited like a week or two
but you never tried to reach me
no, you never called me back

Çarşamba, Ağustos 27

tatil bitti

bozcaada'dan istanbul'a dönüş yolundayım..

hiç istemiyorum...

Cumartesi, Ağustos 16

cibinlik

aklıma geldi , eskiden biz küçücükken ne zaman Aydın'a gitsek anneannem bahçede bize cibinliğin içine yer yatağı hazırlardı, cibinliğin en güzel yerini kaptırmamak için tuvalete bile gitmezdik, çocukluğumun en eğlenceli zamanlarıydı, cibinlik ise dünyanın en keyif verici şeyi.. o zamanlar tatilin ne olduğunu ne işe yaradığını bilmiyorduk, her gün tatildi, bize her gün bayramdı. çocukluğumun mutlu anları cibinlikli geceler ise, büyüklüğümün mutlu anları tatil zamanlarıdır. ben bugün tatile çıkıyorum, datça ve hatta selimiye'de denizin kenarında ayağım suyun içinde yukardan sarkan üzümleri yedikten sonra, bozcaada'da şarap.. evet ben de 'dünyayı kurtarmaya hiç bu kadar yaklaşmamıştım'

Pazartesi, Ağustos 11

.....Küçücük kız çocuklarını, oğlan çocuklarını dünya üstlerine çökerse şehit olacaklarına inandırmak için tımar etmeyi fevkalade yerinde bulan; onları diskodan, müzikten, neşeden, gençlikten korumak için ahlak polisliğine soyunan AKP denemede bulundu. Gençliği tehlikeli etkinlik olarak adlandıran bu kafa, kaçak binalarda kaçak kurslarda dünyanın altında kalarak ölen kız çocuklarından da sorumludur....
.....Adalet Bakanımız da duygulanabilen, kimi durumlar karşısında gözyaşlarına mani olamayan bir fani olduğunu görmek içimizi ferahlatabilirdi.
Lâkin Çiçek, F Tipi hücrelerde sonsuz işkence koşulları altında yaşayan insanlara değil, tecritte ölüme-intihara sürüklenenlere değil, ölüm orucunda sönüp giden hayatlara değil, yargının hal-i pür melâline hiç değil, o sırada istismarına tanıklık ettiği bir kız çocuğuna ağlıyordu. Hayır, yanlış anlamayın. 4 yaşında bir kız çocuğunun bir ödül töreninde Başbakan Erdoğan ve kabine üyelerine İstiklal Marşı `nın on kıtasını ezbere okuyuşu Cemil Çiçek’i ağlatmıştı. Bu okunaksız şiiri korkunç bir sirk gösterisi gibi ezbere ve el-kol-gırtlak hareketleriyle boğula boğula okuması karşısında dehşete kapılarak ‘kim bu çocuğa bu işkenceyi reva gören münasebetsiz’ diye haykıracağına o bebeğin yansıladığı duygu hallerinden etkilenmiş, ona ağlıyordu. Nüfusun en az yüzde 99’unun mümkün değil
anlayamayacağı ağdalı dizeleri kendisine öğretilmiş seferberlik gırtlağıyla papağan usulü haykıran bu çocuk onu utandırmıyor, güldürmüyor, bu durumun sorumluları onu kızdırmıyordu. Yüce Türk Adaleti’nin önde gelen temsilcisi, ancak böylesine yüz kızartıcı bir gösteri karşısında duygulanabilen bir muhteremdi......Aslolan, devletin irade alanımıza yönelik tecavüzüne karşı koymaktır. Ahlak terzileri işbaşında. Küstahça üzerimize geçirmeye çalıştıkları hayat, bize ait değil. Gençleri gençlikten korumaya çalışan devletten çocukları korumak zorundayız.
“Fışkırır rûh-ı mücerd gibi yerden na’şım; O zaman yükselerek arşa değer belki başım!” diye haykıran 4 yaşındaki kız çocukları ancak korku filmlerine yakışır.


Çarşamba, Temmuz 30

Nazi savaş suçlusu Adolph Eichmann’ın Kudüs’te yargılanmasını izledikten sonra, davayı anlattığı 1963 tarihli kitabın alt başlığında “kötülüğün sıradanlığı”ndan dem vuran Arendt, ölüm kamplarını yönetenlerin çıldırmış fanatikler değil, devletlerinin bekası için gerekeni yaptığına inanan “iyi bürokratlar” olduğunu söylüyordu.


Haklılığı sorgulanmayan bir zihniyetin ve o zihniyeti içselleştirmiş bir düzenin doğal uzantısı olarak, kötülüğün nasıl da benimsenebildiğini, rutinleştiğini, sıradanlaştığını anlatıyordu bize

Pazartesi, Temmuz 28

inan bana hiç de uygunsuz diil

1 ay süren entertainment şölenimiz bugün sonladı, reklam aralarında lindsay lohan, drew barrymore, paris hilton olmanın 5 altın kuralını sıralayan ve artık siz de bi selebriti olabilirsiniz diyen, seramik dişli, solaryum tenli uzmanlarımız eşliğinde hollywood dünyasının en ateşli kötü çocuklarını, 25 most stylish çiftlerini, most stylish kırmızı halı ünlülerini,.. artık aklınıza ne gelirse seçen bizim gibi sıradan insanalara büyüleş bir dünyanın kapılarını açan dicitürkün nadide kanalına bugün itibariyle erişim engellendi, ev arkadaşım yeni komşularımıza gitti, "eylem gel" dedi "yok dedim evde oturcam" hatta bi kaç arkadaşım aradı gel diye "yok" dedim herşeyin fazlası zarar "evde oturucam" sivri sineklerim ile titanik izlicem, belki ilerleyen saatlerde facebook da milco van herper'i öldürmek isteyen 100.000 kişi bulabilirm adında bir grup bile açabilirim

possibility of impossibility

strip pole dansı ile uzaktan yakından alakası olmasa da, 3-4 saat sadece direk üzerinde tutunmaya çalışmak sonucu kollarımın işlevsizliği banyo yaparken, kapıyı kapatmaya çalışırken, faremin kablosunu kablo ceheneminden kurtarmaya çalışırken beni bir hayli zorlamakta..ayrıca 4 saat telleri dışarı fırlamış bir yatakta üstelik sadece yatağın bir tarafında uyumak artık ona uyumak denirse cumartesi gece-sabahının yorgunluğunu uzaklaştırmaya yetmiyor haliyle, yine de yorgunuluğun hayatı kolaylaştıran tarafları pazar günü daha da çok hissediliyor.. normalde yarım saatten fazla dayanamadığım ya da yiyip içilecek şeyler bittikten sonraki 15 dakika içinde bacakların sallanması, kolların nereye konulacağını bilememek, "en iyisi ben bi gidip sigara alayım o da olmadı şu garanti den para çekeyim" yakınmaları ile özdeşleşen kahve, tünel, ara sokak oturmaları, yorgunuluğun dinginliği ile pazar günlerinin huzurlu olmasını sağlıyor, bir kediyi sonunda sadece onu sevmek için değil de öylesine saatlerce beslemeye yarıyor, oturulan yerlerde belki de ilk defa sen kalkalım demeden arkadaşlarının artık kalksak mı demesiyle sonuçlanabiliyor..

Perşembe, Temmuz 24

louder than they allow, say Aha, Aha!

2 hafta süren teslim sürecinden sonra kendim için geç bir saatte ofise gelip proje arkadaşlarınızdan hiç birini yerinde bulamamak sinir bozucu olabiliyor, olsun , hatta en kötü sabahım böyle olsun. ya da deniz kenarında şezlongta uyuklayarak geçirilen bir sabah olsun.. tatil zamanım geldi de bir türlü geçmiyor. her sabah işe gelirken yunan konsolosluğunun önündeki sırada bekleyen onlarca kişiyi makinalı tüfekle taramak istiyorum. ya da kendi sorunlu dünyasının acısını benden çıkaran, devamlı eleştiren, eleştirenlere şiddet uygulamak istiyorum, 'beğenmeyen çeker gider' diyip, bana karşı olan herkese tazyikli su sıkmak istiyorum.

Çarşamba, Temmuz 16

oynat uğurcuğum

'vergisini hakkıyla ödeyen bir insan olduğu için fikirlerinin alınması gerektiğini düşündük' diyerek erman toroğlu'nun ergenekon hakkındaki fikirlerini alan star haber'e ergenekon ve et yemeği ilişkisi hakkında konuşan örnek alınası dürüst insan, zamanında için 'ben demokratik komutan istemiyorum kardeşim, komutan dediğin elini masaya vurur istediğini yaptırır' demiş, şimdi ise 'nün kasaptaki ete soğan doğramam sözünü anlamaya çalışıyor; 'acaba bu et kuşbaşı mı yoksa kıyma mı yok eğer kuşbaşıysa limonlamadan önce biraz zeytinyağıyla yumuşatmak gerekir onu yok eğer kıymaysa yaniii anlatabiliyorum dimi'.... ahmet çakar'dan sonra uzmanlık sularının dışına çıkan ikinci bir futbol insanıyla karşı karşıyayız ve ben de her ay vergisini kuruşu kuruşuna ödeyen bir vatandaş olarak akıl selametim açısından erman toroğlu'nun salonumun sınırlarına girmesini yasaklıyorum.

Salı, Temmuz 15

AKP’yi Ergenekon soruşturması konusunda daha derine, daha ileriye gitmesi konusunda sıkıştırmak solun asli görevidir. Bunun yerine, “bu filler çatışmasıdır ve filler tepişirken ezilenler biz oluruz” diyen özgüven yoksunu, ürkek zihniyet Türkiye sollarının bir kısmının nasıl siyasal olarak havlu attığını gösteriyor. Bunları “ABD ve AB’nin oyunları” olarak gören safkan antiemperyalistler de insanı sadece hüzünlendiriyor.
Siyasal aklın bu denli dumura uğraması karşısında artık kızmak, öfkelenmek değil, sadece hüzünlenilir.

Pazar, Temmuz 13

anne jargonu; anne hafızası

annem gelir gelmez beni şaşırtmaya başladı yine, ben unutkanlıkla savaşırken, b vitaminleriyle beslenirken annem 7 sene önce girdiğim öss sınavında kaçıncı olduğumu, düşünme efekti olmaksızın pat diye söyleyiverdi; 8886 (yanlış hatırlamıyorsam tabi!?). bir jenerasyon yukarısı için söylenen "eski toprak ne de olsa" deyişinin canlı kanıtı karşımda duruyor ve hiç durmaksızın hareket ediyor, getirdiği yiyecekleri buzdolabına yerleştiriyor, üşenmeyim kilometrelerce öteden taşıdığı yayla börülcesini ayıklıyor bir yandan kahvaltı hazırlarekn bir yandan valizini boşaltıyor ve sürekli konuşuyor; "bunu aldım geçenlerde çok rahat yolculuklarda giyerim diye, yeri et gibi."

Pazar, Temmuz 6

insomnia

yeni yuvamıza alışmaya çalışıyoruz, heryere yakın olmak herkese yakın olmak anlamına da geliomuş, boş kalmayan bir ev kısacası, yalnız olmayı sevmeyen bir insan olduğum için şanslıyım. bi tane balkonumuz var ne kadar dar olsa da ve aşağıdan gelen tütsü kokuları ve su seslerine maruz kalsa da, apartman dairelerine hapsolmuş civar semt sakinlerinin yaşayamadığı açık havada pazar kahvaltısı, akşamüstü oturmaları ya da gece sohbetleri, diğerlerini ignore edebilmeye yardımcı oluyor. bazı aksilikler de olmuyor değil tabi ki mesela bugün huzurlu bir pazar kahvaltısı sonrası ayağımda terliklerimle gazetemi okurken, yanımda ve kimsenin yanında cüzdan, telefon ve özellikle anahtar yokken kapının bir anda kapanması huzurlu pazar kahvaltısı konseptinde beklenmedik bir durum olarak başınıza gelebiliyor. dakikalarca boyner anahtar kartla zorlanan kapı, neyse ki dükkana iki dakikalığına uğrayan ve bize ne kadar şanslı olduğumuzu söyleyip duran çilingirin 1 saniyelik şovuyla pat diye açılıyor. daha öğreneceğimiz çok şey var

Cumartesi, Temmuz 5

canınız o anda ne dinlemek istemezse onu dinleten taksi

kuruçeşmeden ulus üzerinden taksim'e çıkarken yolda geçirilen zaman bazılarının hayatının %1inden bile az olabilir, küçümsemeyin! bineceğiniz taksiyi iyi seçin yoksa siz de bgn benim yarım saat süre yaşadığım kabusu yaşayabilirsiniz, 30 temmuz taksici günü..bilinçli halk..kadir topbaş, viraj..kadir topbaş..taksicilerin önemi...viraj..kadir topbaş..viraj.viraj.viraj.... biz en iyisi şu köşede inelim, dur dedim..
sigara içmenize izin verecek taksici bulmak şu günlerde çok zor, o yüzden gerekirse azla yetinin, arif susam, nejat alp, ümit besen dinleyin ama sakın ha sakın radyo programı dinlenen taksilere binmeyin! ayrıca paranız varsa digitürk sinema paketi bağlatın, 54 izleyin. show must go on.

Perşembe, Temmuz 3

Ellerinde gencecik çocukların kanı olan darbecilerini yargılamak yerine kırpıp kırpıp cumhurbaşkanı, yönetim kurulu üyesi, sayfiye ressamı yapmaya alışmış bir ülkenin, darbelerden bir türlü kurtulamayan makûs talihini değiştirebilecek bir adım bu.

Çarşamba, Temmuz 2

radikal'den okuyucularına büyük fırsat, dan dan dan

bi kaç gün önceye kadar ergenekon hakkında haber yapmaktan ödü kopan radikal'in son zamanlardaki neredeyse bütün haberleri bunun üzerine, hatta ergenekon'un yakın tarihi adlı bir yazı dizisi bile yayımlanmış, hangi sayfayı açsanız bi ilhan selçuk, bi doğu perinçek, bi sinan aygün, miğde bulandırıcı kısacası.. radikal'in okuyucularına yeni armağanı hürriyet kelebek tadındaki foto albümleri de ergenekon'dan nasiplerini almışlar tabi ki; ERGENEKON FOTOĞRAF ALBÜMÜ İÇİN TIKLAYIN

Pazartesi, Haziran 30

gidenlerden bir tek seni bana ekledim

son zamanlarda yaşlandığımı bir kez daha hissettiğim çokca zaman oluyor, bunlardan beni en çok şaşırtanı mustafa sandal'ın baba olacağını öğrendiğim zamanki hissiyatımdı. mustafa sandal beni hiçbir zaman bi burak kut kadar heyecanlandırmamıştı, hatta ve hatta birinci vazifem mustafa sandal'ı sevmemekti.. seneler seneler geçince youtube nostaljisi bana ne hakan peker'i ne tarkan'ı ne burak kut'u ne de kenan doğulu'yu geri kazandırdı, güzel mi güzel arabası ve kazaklarıyla mustafa sandal çocukluğumun hakkı yenmiş pop starıydı.

Perşembe, Haziran 26

i believe in santogold

son zamanlarda yeni odamın antalya sıcaklarını aratmayan ikliminden olsa gerek kan ter içinde uyanıyorum ve beyinciğimin kontrolünde kendimi bir anda banyoda buluyorum, geçici felce neden olan suyun altında geçirilen 10 dakikadan sonra ıslak saçlarla sokağa çıkmak gibisi yok..

go ahead,
I'll be the one hit
If I can take you, boy, it just might throw this town

Cuma, Haziran 20

acıbadem

çevremde onlarca koli, üstüste konmuş bavullar, hurçlar, ortalarda uçuşup duran toz yumakları.. muğla-üsküdar-mecidiyeköy-serencebey-acıbadem yolculuğunun yeni durağı gümüşsuyu...

Pazartesi, Haziran 16

vicdani reddimi açıklıyorum

Militarizm, özü itibarıyla yok etmeyi bir sorun çözme yöntemi olarak kabul eder. Kendisini haklı çıkarabileceği çeşitli nedenleri öne sürerek, sonuçlarından da kendini kurtarmak için çeşitli yasalar ile yaptığını/yapacağını meşrulaştırmaya çalışır.... Militarizmin özünü teşkil eden bir diğer unsur ise kayıtsız şartsız itaattir. İnsanı kayıtsız şartsız itaate götüren yollar da özenle hazırlanmıştır. Ta en başından itibaren içine doğulan coğrafyanın ve toplumun güvenliğini sağlama iddiası ile, kişiye sırası gelince bu yolda katılımı dayatılır. Kişiye hiçbir biçimde fikri sorulmaz. Gerekçeler hazırdır. İnsanların çizilen bu yolda gösterdikleri davranışlar adeta kutsallaştırılarak sunulur. İçine doğduğun toplum, hatta anne ve baba bile bunların doğruluğundan ve kutsallığından hiç şüphe etmemektedir. Kendi çocuklarını, birilerinin ortaya koyduğu bu yolda fedaya dahi hazırdırlar.

Pazar, Haziran 15

blurred childhood memories

habermas özellikle 1950'lerde bütün dünyaya hümanizminden arındırılmış modernizmin pazarlanmaya başladığını söyler, salt bir modernizasyon süreci.. yeni kentler, yeni ulaşım yolları...bu kötü birşey değil tabi ki, bir partinin halktan oy alması için gerekli sonuçta ve de birilerinin cebinin dolması için, bkz. tarlabaşı bulvarı ya da en son örnek küçük beyoğlu. dün akşam bir şekilde gittiğim küçük beyoğlu 7 sene önceye geri götürdü beni, ex-bronx'ta geçirilen haftasonları, üste başa sinen sigara kokuları, izbe alt katta dinlenilen konserler, sokakta bira içmeler... son bir kaç senedir sadece içinden geçilen bir sokak olsa da, benim için ve taksim'de gördüğümüz 20-27 yaş arası nerdeyse bütün gençlerin hayatlarının bir dönem bir parçası olan sokak, tek tip sandalyeleri, bol ışıklı dezenfekte tuvaletleri, ve üzerine numaraları yapıştırılmış masalarıyla artık yeni müşterilerini bekliyor.

Cuma, Haziran 13

make some noise

şemsiyelerinizi açın 301 yağıyor, otobüs yolculuklarında dünya kurtaran amcalar vardır, artık ağızlarını bıçak açmıyor, arkada oturan sivil polisin kendisine 301 den dava açması artık sadece Aziz Nesin hikayelerinde olabilecek kadar absürd bir durum değil ne yazik ki şu sıralar. yakında kendine sol görüşlüyüm diyen bir insana 'kanıtla 301. misin?!'diye sormak durumunda kalabiliriz, hayatımıza yeni bir etiket daha eklendi.
korkuyorum..
bir gün bile işsiz kalamayacak olan o 99. işçinin ölüm haberini manşetlerde görmekten de korkuyorum, korkusuzca sözünü söyleyen insanların iki sivil polis tarafından apar topar yaşamdan koparıldığını görmekten de. bi ara babamın psikiyatristi haberleri izlememesinin kendisine iyi geleceğini sölemişti, o zamanlar haber saati başlamaya yakın televizyon kapatılır, annemin yıllarca sakladığı bulmacalar ortaya çıkardı; eski Mısır'da tanrı Ra, Muğla'nın bir ilçesi Ula, boru sesi ti, sağ alttaki şarkıcı, ikinci harfi a Madonna....

Pazartesi, Haziran 9

göğüs yağlamaya gitti, gelecek

jölenin daha yeni kullanılmaya başlandığı yıllardı, uçları dışa kıvrılmış yapış yapış saçlarıyla jölenin nasıl kullanılmaması gerektiğini bizlere söylemek için vardı, yasak sokaklar'da (türk sineması'nın en kült filmidir, şiddetle tavsiye edilir) dürüstlük emsali emrah'ın kardeşi rolüyle motorsiklet arkalarında eve bırakılan ilknur soydaş'ı hayatımıza sokan o sürreel klibi ile serdar ortaç en başından beri bize birşeyler anlatmak istiyordu, lassie bize birşeyler anlatmak istiyordu, anlamadık.
yaz yağmurları yağdı, binlerce dansöz camdan baktı, daha da geç olmadan..
"Serdar Ortaç, 38 yaşına girdiğini ve hayatında pek çok şeyin değiştiğini açıkladı. Ünlü şarkıcı, en büyük değişimi ise seks ve aşk konusunda yaşadığını söyledi: "Seksi uzay çağına taşımanın anlamı yok. Yaptın, bitti! Onu da yaşadım, zevkini aldım. Ben zamanında çok seks yaptım. Şimdi artık öyle değil. Çok canım istediğinde yapıyorum."

#bu ufuk açıcı, ders çıkartıcı yazıyı okumamı sağlayan yasemin'e saygılarımı sunuyorum hürmetlerimi sunuyorum, ellerin......

Pazar, Haziran 8

şehrin tüm ışıklarını açın!!

firuzağa kahveyi kendine mesken edinen yıldız asyalı'dan tam sus gelmişti ki, aman allahım harika pazar'da kendi gibi iki cici mi kaka kızımızla birlikte karşımda duruyor (and my idyllic sunday turns nightmarish), yeni çıkarmakta oldukları albümlerini anlatıyorlar, nam-ı diğer mp3 grubu, röportajı yapan ve benim kadar şaşkın kızcağız soruyor; neden mp3?, keman virtüözü, aynı zamanda oyuncu mu oyuncu, lepiska saçlı adı gibi yıldız kızımız iç gıcıklayan sesiyle yanıtlıyor; '... çünkü bizim hepimizin müzikle çok ilgisi var aynı zamanda elektronik bir isim, sevdik yaaaani'.

bas gaza ismail yk,bas gaza
yollar senin hiç durma hadi uçur beni burdan

Perşembe, Haziran 5

you think everything's okay and everything's going right!?

Lambdaİstanbul'un kapatılma davasıyla ilgili bi habere rastlamak umuduyla Radikal'in bütün sayfalarına teker teker baktım cumartesi günü, Perihan Mağden'in köşe yazısı dışında ufacık bir haber bile ayrılmamıştı, bu beklenir bir durum tabi ama beni asıl rahatsız eden şu haberdi "Erdoğan, Babacan'la aynı fikirde: Bu ülkede Müslümanların sorunları yok diyemeyiz." Avrupa parlementosunda Türkiye'deki azınlık hakları hakkında konuşan Babacan ya da özgürlüklerin tanınmasından bahseden Erdoğan, müslümanların kendi dinlerini özgürce yaşayamadıklarından dert yanıyor.. ben küçükken bi şarkı vardı, ironik durumlardan bahsederdi, düğün günü yağan yağmurdan, piyangodan ödül kazanır kazanmaz ölen yaşlı adamdan, yine de herkes bilirdi ki o yaşlı adam ölene kadar baya eğlenmişti ve de düğün günü yağan yağmur kimsenin neşesini kaçırmamıştı, ama ne yazik ki bu ülkedeki ironik olaylar bir hayli neşe kaçırıyor artık.

Pazartesi, Haziran 2

sigara bulutçuğu

tek yapmaya çalıştığım şey televizyonda film izlemeye çalışmak, ama dört bir yandan fırlayan bulutçuklar yüzünden izlediğim şeye mi konsantre olsam ya da sinirden kumandayı mı kırsam bilemiyorum , sanki kevin spacey'in elinde tuttuğu ve üstünden dumanlar yükselen şeyin sigara olduğunu anlamıyoruz, sanki bi çocuk o üzerinden duman çıkan şeye özenecek ve ne olduğunu anlayamadığı için sigara içmeye başlamayacak..
ben en iyisi kumandayı kırayım

Pazar, Mayıs 25

my hero avatar

okul dönemi boyunca bütün cumartesileri işe giden ben iki haftadır cumartesileri evde geçirmenin büyük sevinci içindeyim, istediğim saatte uyanıp, açlıktan miğdem kazınana kadar nickelodeon izleyip, demet akalın'larla gülben ergen'lerle dolu magazin programları ile how i met your mother ya da chuck karşısında yapılan bi kahvaltı sonrası, istemsizce yatağın çevresinde bi kaç tur attıktan sonra bi şekilde tekrar kendimi yatağın o davetkar kollarında buluyorum, ayşegül'ün müzikleri ve içerde açık kalmış tv'den gelen sesler eşliğinde uyuyakalmak gibisi yok kısacası miskinlik çok mis bişi, mis..

Pazar, Mayıs 18

mahallemizin kobisi

ne işe yaradıklarını ne olduklarını bir türlü öğrenemediğim kobi'nin ne olduğunu şükürler olsun ki hsbc reklamları 24 yaşımda bana öğretti, meğersem kobi mahalemizdeki kasapmış, hırdavatçıymış, marangozmuş kısaca hergün selam verdiğim, başım sıkışsa, evi su bassa yardım isteyeceğim esnaf amcaymış.
peki ben şimdi bi arkadaşımla yolda yürürken mahallemizdeki kobi amcalardan birini görsem ve selam versem ve arkadaşım bana sorsa o kimdi diye, ona şu yanıtı mı vereceğim, "haa şey o bizim mahhalemizin kobisi bizim evin iki yanında çok şeker bir küçük girişimi var."
ya da artık çıngıraklı kapısını açtığımda içeriden koşarak gelen beyaz saçlı nur yüzlü o amcaya artık güvenebilecek miyim!?

Çarşamba, Mayıs 14

tuözaytbuazöyz

kendini anlatırken 'mert, delikanlı, erkek' sıfatlarını kullanan, çünkü sözünün arkasında ancak bir erkek durur kadın dediğin kıvırtır gibi inançlara sahip olan t.ö. 167 gününü ceza evinde geçirdikten sonra İstanbul gece yaşantısına son derece hızlı bir dönüş yapmış, hangi kanalı açsam karşımda derin göğüs dekoltesiyle son derece erkek bir t.ö. görüyorum, ve düşünüyorum da 167 gün bir hayatın yüzde kaçı, %0.1'i olsa bir insanı %0.1 i kadar bile değiştiremez mi?!

Perşembe, Mayıs 1

işçi karıncalar

5 kişiyi bir arada gördüklerinde üzerlerine tazyikli su sıkan, biber gazı atan ya da ellerinden 'yanlışlıkla' bomba düşüren 12 ilden toplanıp gelmiş polislerimiz, başbakanımız, cumhurbaşkanımız, valimiz, emniyet müdürümüz, ..... sayesinde olamamış 1 mayıs gösterilerinin son ayağı acibadem'deki mütevazi evimizde yaşandı, banyoda toplanan dünyanın bütün işçi karıncalarının katıldığı 1 mayıs gösterileri, 'baş'ların zaferiyle noktalandı. onlara tahsis edilen koridor yerine banyoyu seçen emekçi karıncalar, saç kurutma makinasıyla etkisiz hale getirildiler...
acıbadem'den aktaracaklarımız şimdilik bu kadar..

Salı, Nisan 29

tüm sekmeleri kapatmak istiyor musunuz?

sekmeleri kapat!

Cumartesi, Nisan 19

gel de bi çorba yap bana

nil dinleme dönemi açıldı, herkesi nil klasörlerini sağ tıklayıp 'play in winamp' demeye davet ediyorum!

gündüz olmasın, gece olmasın
madem sen yoksun günler akmasın...
...akbaba olmasın akraba olmasın
eğer sen yoksan kimsem olmasın..

Çarşamba, Nisan 16

içe yerleşen canavar

büyüdükçe bissürü şey değişiyor, tepki verdiğiniz olaylar, müzikler, filmler.. eskiden kurduğunuz bağı bir türlü kuramıyorsunuz, bu kötü bişi değil ama bunun normal, olması gereken sonuç olduğunu farketmek can sıkıcı oluyor.
sonra sonra bigün Youtube karşınıza bi klip çıkartıyor, ve o zamanında kurduğunuz bağı hatırlıyosunuz ve böyle dramatik olmamasını istediğiniz bir yazı yazmaya çalışıyorsunuz, insan bazen bir anda duygusallaşabiliyor işte.

"Artık kapıyı çalan ben değilim anne
Ruhuma başkası girdi
Dünyanın son günü gibiydi sanki
Tüm dokunduklarım eriyip gitti

Artık o küçük çocuk değilim anne
İçime bir canavar yerleşti.

Bütün bunlar düş
Bütün bunlar"

Pazar, Nisan 6

mutluluk iki parmağımızın arasında

jaluzi, şu ana kadar icat edilmiş en başarılı kontrol mekanizması, güneş artık kontrolünüz altında, ders çalışman gerekiyor ve hava o kadar aydınlık ki bu havada yapılacak en son şey ders çalışmak diyorsan, jaluzi çubuğunu (ona ne deniliyorsa artık) sağa döndürmen yeterli, biraz fazla karanlık oldu ve uykun mu geldi o zaman da hemen biraz sola, ders çalışmak için yaratılabilecek en mükemmel ortama bir kaç parmak hareketiyle ulaştın.

...yaşasın konformizm.

Salı, Nisan 1

sky fell in on me. a cloud caught me across the cheek

Johnny: Sorry about that pal, it's just I've had a lot of bad experiences with walls, what with talkin' to them and climbing them, and me Dad's driven me up a good few of them in his time, you know what I mean? But I think I've got the secret, this saucy little secret, this solipsistic, sagacious little secret, it’s just you’ve just gotta bang your fuckin' head against them, just crack the ol' head. You with me? You get it? And that's it, that's the key to enlightenment... which is why it's such a potent motif of civilization. It's like the Great Wall of China, the wall of Jericho, the Berlin Wall and the Wailing Wall and the Jews... the rockin'...In the beginning there was a word, and the word was ‘canceled’. You get any satisfaction out of this? You think you're makin' a contribution? Sort of promulgating vacuities. That’s it, just blank it all out, blank it all out until you atrophy and die of fuckin' indifference. Can I show you something, pal? See that, the top of your legs, that’s your ass right, and that’s your fuckin' elbow. Do you want to write it down or --

Pazar, Mart 30

sky fell in on me. a cloud caught me across the cheek

Brian: ...That’s my job.
Johnny: Well, could they not train a tall chimpanzee to do that? Or, a small chimpanzee with a bigger gizmo?
Brian: I suppose they could.
Johnny: Well Brian, you’ve succeeded in convincing me you have the most tedious fuckin' job in England.
Johnny: So you think you can make the present palatable by projecting into the future? You’re living in the past, pal. It’s the future that fucks you up, Brian, it’s the maggot in the apple. See, you’re all pissed off with the present, right? And there’s nothing wrong with the present. The present’s fine, the present’s perfect, the present’s peachy fuckin' creamy. The only thing wrong with the present is the bastard doesn’t exist, because the present is the future and the future is the past, and it’s all the same fuckin' bag of bones anyway. It’s a constant process of coming into being and passing away, coming into being and passing away. The future is now.
Brian: But the present does exist. We’re in it now.
Johnny: You were just then when you said it, but you’re not in it now. You’re not in it now. You’re not in it now. You’re forever being kicked up the ass by the future. You with me?
Johnny: Has nobody not told you, Brian, that you’ve got this kind of gleeful preoccupation with the future? I wouldn’t even mind, but you don’t even have a fuckin' future, I don’t have a future. Nobody has a future. The party's over. Take a look around you man, it’s all breaking up. Are you not familiar with the book of Revelations of St. John, the final book of the Bible prophesying the apocalypse?... He forced everyone to receive a mark on his right hand or on his forehead so that no one shall be able to buy or sell unless he has the mark, which is the name of the beast, or the number of his name, and the number of the beast is 6-6-6. ...What can such a specific prophecy mean? What is the mark? Well the mark, Brian, is the barcode, the ubiquitous barcode that you’ll find on every bog roll and packet of johnnies and every poxy pork pie, and every fuckin' barcode is divided into two parts by three markers, and those three markers are always represented by the number 6. 6-6-6. Now what does it say? No one shall be able to buy or sell without that mark. And now what they’re planning to do in order to eradicate all credit card fraud and in order to precipitate a totally cashless society, what they’re planning to do, what they’ve already tested on the American troops, they’re going to subcutaneously laser tattoo that mark onto your right hand, or onto your forehead. They’re going to replace plastic with flesh. Fact. In the same book of Revelations when the seven seals are broken open on the day of judgment and the seven angels blow the trumpets, when the third angel blows her bugle, wormwood will fall from the sky, wormwood will poison a third part of all the waters and a third part of all the land and many many many people will die. Now do you know what the Russian translation for wormwood is? ....Chernobyl. Fact. On August the 18th, 1999, the planets of our solar system are gonna line up into the shape of a cross... They’re gonna line up in the signs of Aquarius, Leo, Taurus, and Scorpio, which just happen to correspond to the four beasts of the apocalypse, as mentioned in the book of Daniel, another fuckin' fact! Do you want me to go on? The end of the world is nigh, Brian, the game is up.

Perşembe, Mart 27

kukii

fortune cookie artık çalışmıyo ve benim son cookie'm "Don't be paralyzed by choice" , bu durumdan ne çıkarmam gerekiyo acaba!?

Çarşamba, Mart 26

yavaaaş!

hayatta hiçbir şey olamayan ama ne yazık ki bunun farkında olmayan ve böbürlene böbürlene beceremedikleri milyonlarca şeyi çok iyi yapıyormuş gibi gösteren insanlara içinde bulunduğum yorgunluk haliyle daha da fazla gıcık olmaktayım. mesela şenay akay 'hanfendimiz'. adını anlayamadığım ama tvdeki 41. kanalda bulunan magazin programında şu anda meşgul olduğu işleri anlatırken durmak bilmiyor, bir yandan mankenlik, foto modellik, fotoğrafçılık, imaj yöneticiliği, kıyafet tasarımcısı olarak çalışırken bir yandan da yeni hazırlanmakta olan bir sinema projesi üzerine çalışmakta olduğunu anlatıyor kendisine uzatılan mikrofonlara son derece tuttuğunu koparan, kendi başına ayakta duran kadın havalarında. acaba şenay akay ağzından çıkanı duyuyor mu çok merak ediyorum.
herşeye sahip olamazsın şenaycım, bi kendine gel!

Çarşamba, Mart 19

heey

bugün okulda facebook arkadaşımı gördüm, bana selam vermedi :/

Salı, Mart 4

Yılmaz abi ile Sedat abi

acibadem-üsküdar hattında çalışan tüm dolmuş şoförlerini şöyle böyle tanıyorum artık, hangisi dolmuşu hızlı kullanır, hangisi daha agresiftir, kim hangi tür müzik dinler.vs.vs.. ama özellikle iki tanesi benim için daha önemli, onlara yakıştırdığım hayatları yaşıyorlar benim için. bi tanesinin adı yılmaz, her ne kadar bir kaç eski türk filminde esas oğlan olarak Neriman Köksal, Fatma Girik gibi oyuncular ile başrolleri paylaşsa da, çektiği filmler Tarık Akan'lı yıllara denk düştüğü için yıldızı bir türlü parlayamadı, her zaman Damat Ferit'in gölgesinde kaldı. yeşil gözlü, esmer, bu yaşına rağmen on kişiyi tek hamlede yere serecek fizikteki Yılmaz Abi'nin yeşilçam hikayesi, film aşkı Neriman Köksal'a gerçek hayatta da aşık olmasıyla yavaş yavaş sona yaklaşmaya başladı. Onu film çekimlerinde yalnız bırakmamak için set set dolaşan Yılmaz Abi, hem gelen film tekliflerini geri çevirmek zorunda kalıyordu hem de Neriman Hanım'ın oynadığı roller yüzünden sette taşkınlıklar çıkarıyordu, Yeşilçam camiasından yavaş yavaş dışlanan Yılmaz Abi'yi Dişi Şeytan filmindeki rol arkadaşı Erol Taş için yüz üstü bırakan Neriman Hanım ona en son ve en büyük kazığı atmış oldu. o günden beri bu renkli dünyadan elini ayağını çeken Yılmaz Abi kendine acibadem üsküdar arasında bir hayat kurdu.
diğeri ise Sedat Abi. mahallesindeki en güzel kıza aşık olmuştu, kızın adı Müjgan'dı, şöyle demişti bi gün Müjgan'ı anlatırken "semtimizin bir tanesiydi müjgan. saçları sırtına kadar sırma sırma dökülür, elleri ufacık, gözleri dört defa lacivertti. ve de her ne hikmetse o da bana gönüllüydü. öyle bir sevdim ki müjgan’ı, dünyamı şaşırdım, haddimi bilemedim, evleniriz gibi geldi bana. evimiz, yuvamız olur, ışığımız yanar, fakir soframız kurulur gibi geldi. sahil bahçesinde gazoz içerekten gizli gizli mal-ü hülya kurardık. sonrada çarşılara giderdik. eşya beğenirdik elden düşme; aynalı konsolumuz topuzlu karyolamız bile olacaktı. müjgan’ın her an her bi daim yanında olacaktım ama olmadı gitti. nereye mi ? paraya gitti paraya". sanırım o günden beri, sadece Zeki Müren dinliyor.

dolmuşta geçirilen zamanı iyi kullanmak lazım, kitap falan okuyun, müzik dinleyin, ya da arkadaki orta yaşlı cadaloz kadınla kavga edin en eğlencelisi bu, bide yukarıda bahsi geçen olayların gerçeklikle uzaktan yakından ilgisi yoktur belki de vardır.

Pazar, Mart 2

apologies to DVDs

her televizyonu açmak için karşısına geçtiğimde, alttaki raflarda izlenmeyi bekleyen dvd lerle gözgöze gelmemeye çalışmak ve dvd kaplarından, içindeki cd den ve kapağından utanmak sizin de başınıza geldi mi bilmiyorum ama ben her seferinde izlenmemiş her bir dvd den şu sesleri duyuyorum "o aptal diziyi izleyeceğine beni izle beni izle beni beni..."

Pazartesi, Şubat 25

samimiyet

http://www.henuzozgurolmadik.blogspot.com/

maymun kahkahaları

güne erken başlamak her zaman güzel bir günün habercisi olmuyor ne yazik ki, tostunuzu ve çayınızı salona getirip günün haberlerini dinlemek için televizyonu açtığınızda, kan dökmenin erdem sayıldığı, yakından dinlerseniz maymun kahkahalarını duyabileceğiniz, şık giyimli haber spikerlerinin anlattığı bir bilim kurgu hikayesi ile karşılaşıyorsunuz şu günlerde.
ama bazen, arada sırada işte, sizin gibi düşünen insanlar da çıkıyor karşınıza ve bir parça da olsa rahatlıyorsunuz, köşesinin adını çok beğendiğim (Aile Albümü) çünkü her yazısında ailemden biri gibi hissettiğim Yıldırım Türker, en azından bir sonraki sabah haberlerine kadar kendimi iyi hissetmemi sağladı yine;


Evet. Kara harekâtı başladı.
Hayatı teferruat olarak görenler bayram ilan ettiler yine.
Başta büyük gazete olmak üzere medyamızda sevinçli bir telaş görünüyor. 'Karakışta Güneş Doğdu' idi dev sürmanşeti büyük gazetenin. Yollar ve köprülerin imha edildiğini, 30-40 kilometre içeriye girildiğini duyuruyordu. Logosunun hemen yanıbaşında da kara bir kutu içinde 'İlk Gün' başlığının altında skor belirtiliyordu. '44 terörist öldürüldü.' Altında, '5 asker şehit.'
Ana akım medyanın bu nefesimizi tutmuş beklemekte olduğumuz savaşı muştulayışında zorlu bir milli maç 'zaferini' ilan edişindeki fanfarlı üslup okunuyor. Nihayet. Mehmetçik. Bozgun. Kaçacak delik arayan terörist. Hedef. Sıkça kullanılan kelimeler.
Bu korkunç tefrika, tirajları hoplatacaktır mutlaka. Her gün kalkar kalkmaz gazeteyi kapıp skora bakmamız gerekiyor besbelli. 44'e 5, ikinci günde 79'a 7 oldu. Ara açıldı. PKK'nın artık Mehmetçik'e yetişmesi imkânsız. Zafer!
İnsan hayatının skorlara yazıldığı uğursuz bir dönemden daha geçiyoruz işte.


Pazartesi, Şubat 18

kırmızı battaniye

her zamanki saatte uyandım, kaloriferler yeni yeni yanmaya başladığı için yorganın dışı o kadar soğuktu ki, hasta olmaya karar verdim, pencereden dışarıya baktım, hiç araç ve ayak basılmamış sokak da bugün yapılacak en iyi şeyin battaniyenin altından çıkmamak olduğunu söyledi, nurşen hanımı aradım, gelemiyorum dedim, sonra tekrar uyudum, ufak bi veletin kapıya savurduğu tekme ve yumruklarla tekrar uyandım, yan komşu çıktı, napıyorsun diye bağırdı, tam kapı deliğinden bakarken çocuğun merdivenlerden kaçarak indiğini gördüm, anlam veremedim, yatağa döndüm, bi süre odama baktım, baktım, baktım..sonra kalktım, dvd player a across the universe u koydum, kahvaltı yaptım, mutlu oldum, cd yi çıkardım, laptop u kırmızı battaniyeli kucağıma koydum....

Hey, Jude, don't make it bad
Take a sad song and make it better

Perşembe, Şubat 14

hey mister, now you've got to kiss me

günün grubunu the dresden dolls ilan ediyorum,

..missed me?

Cuma, Şubat 8

sihirli fasulye ağacı

konuştuğumuz, söylediğimiz kelimelerin yok olup gitmediğini, yukarlarda bi yerlerde biriktiği asılı durduğunu söylerler, hele bilge devamlı söyler, benim gibi olaylara genelde kötü tarafından bakan insanlar için özellikle tehlikeli bir durum bu.
keşke benim de bir sihirli fasulye ağacım olsaydı o zaman bu tehlikeli durumdan korkmama gerek kalmazdı, geceleri, ayşegül uyuduktan sonra, odanın içinden yükselen sihirli fasulye ağacına tırmanıp, gün boyunca söylediğim kötü kelimeleri toplayıp, onlardan yeni cümleler kurabilirdim böylece,
meselaa bgn söylediğim
-off çok uykum var kahve içmem lazım
-miğdem bulanıyor galiba hasta olucam
-düşündüm de sanırım bu işi beceremiycem
-arda bey benden pek hoşlanmıyor galiba
cümlelerindeki kelimeleri alıp şöyle bir cümle kurabilirdim o zaman

"senden çok hoşlanıyorum sanırım, miğdem bile bulanıyo hatta, bi kahve içelim mi?"

Perşembe, Şubat 7

baldopirinç

bgn, hatta biraz önce, o sıkış tepiş dolmuşta bir daha anladım ki, hiç bir erkeğe güvenmemek gerekio, 12 yaşında olsa bile.. başlarda herşey çok farklıydı, devamlı bana uzatılan paraları elimden alarak, düşme tehlikelerine karşı beni koruyor, dolmuş her fren yaptığında kendi düşme pahasına beni tutuyordu, ama tıpkı nescafe reklamlarındaki gibi konuşmadan anlatmaya çalıştım ona, önünde upuzun bir hayat var, kendine genç, güzel bi kız bul dedim, dinlemedi, hatta bağıra çağıra şarkı söledim duysun diye, sende daha yeni yeni kavak yelleri diye, yine dinlemedi, tam ona yavaş yavaş güvenmeye başlamıştım, hatta seden gürel olup ne olur gerçek olsa masallaaar demiştim ki, o dolmuştaki en güvendiğim, en zor zamanlarımda yanımda olduğunu düşündüğüm, hayatıma zorla sızan o, boşalan yeri bana vermek yerine gözlerimin içine baka baka gittii.. ve oturdu. sonra nasıl mı ayakta durabildim, şey, ben...indim.

şoför bey müsait bi yerde inebilir miyim,daha eve gidip pilav yapıcam?!

içimtitriyordudeligibigeceleri

evet kulaklık hayat kurtatır, özellikle gün boyu "besame mucho" dinleyen bir ofis arkadaşınız varsa, ya da kendi dinlediğiniz müzikten size bile fenalıklar basıyorken çevrenizdeki insanların ruh sağlıkları bozmamak adına.., ama ne yazık ki sadece kulaklık yetmiyor..
bi gün apple tasarım danışmanı yada ona ne deniliyorsa artık , WHAAP ı okursa ve bide ne yazıldığını anlamak için üstüne türkçe öğrenirse, kendisinden şöle bir ricam olacak, çalan şarkıya bağıra çağıra eşlik ederken sesimin dışarıya çıkmasını önleyecek bir düzenek tasarlamasını istiyorum, çünkü ne zaman kafamı çevirsem ekşimiş suratlarıyla bana bakan ofis arkadaşlarımı görmekten sıkıldım, sanırım onlar da benden, ahhhhh bağıra çağıra şarkı söylemek istiyorum...

.ne kadar çok sevgim vardı
bir o kadar da endişem gösteremediim
ben aslında o gördüğüün cooool kadın değildiiim...

Çarşamba, Şubat 6

poh

koskocaman bir köpeğim olsa, sarılsam, bana terliklerimi getirse, işte o zaman bi terlik alıcam kendime, ama bi de yürüyüş ayakkabısı almak gerekio ki işte zor olan kısmı orası sabah altıda kalk, yürüyüş ayakkabılarını geçir ayağına, çık dışarı, eve dön, işe git, işten gel, geçir yürüyüş ayakkabılarını ayağına, çık dışarı, çişini yapsın, kakasını yapsın, eve dön, uyu, sabah altıda kalk, yürü..., bu kadar emek istemeyen bi sevgi istiyorum ama ben, mesela kedi, bunun için de ev arkadaşının astım olmaması gerekio, ahhhhhhhhhhhh, ben de kendime poh aldım bi tane, sonra iki gün onunla yattım, sonra da kendimden korktum, gerçeklik hissimi koyduğum yerde bulamadım, sonra buldum onun yerine poh u koydum.

ben yaptım

facebook, last.fm, tespittembih.. sanki birsürü insanla aynı evi paylaşıyorum ve birisi devamlı küvete saçlarını döküyor, bir diğeri yemeğinin bulaşıklarını yıkamıyor, film zevkini beğenmediğin salondaki dvd player ı ele geçirmiş, pek hoşlanmadığın artık dinlemekten pek keyif almadığın o grubun albümünü en yüksek sesle defalarca dinliyor, kendisini sevdiğin ama arkadaşlarından hoşlanmadığın ise eve devamlı birilerini getiriyor.. şimdi ise ikea dan alınmış çerçeve, metin fontları ve renkleri ile WHAAM! yani Onomatopoeia yani όνομα (onoma, = "name") and ποιέω (poieō, = "I make" or "I do") , haha benden çıkan ses, sadece benden, evet bencilim ben yoksa sen hala bilmiyor muydun?!